Showing posts with label personal writings. Show all posts
Showing posts with label personal writings. Show all posts

My Old Writings 20: Hayat 2

attığım son bakışta
     gördüğüm sen olacaksın.
hayatın yumuk ellerini anımsayacağım sonra.
hayat uykuda...
saçında parlayan kızıl güneş,
kirpiğinden düşen ılık damla,
kocaman gözlerin,
                       ışıltılı,
                              meraklı.
bir damla da ben koyacağım ılık damlanın yanına.
yıllar sonra,
hayata bir kez daha bakacağım,
hayatı bir kez daha öpeceğim,
hayatı içime çekeceğim,
saçını okşayacağım,
hayata sarılıp uyuyacağım.
hayat uykuda.
                                             13-6-2003, 02:41, istanbul

Nasihat

bezme yarim, bezme hayat balından
üzme yarim, üzme tatlı canından
gel, çekeyim bir nefes sıcak teninden
gönlüm emanet, bırakma elinden
                                        28-3-2013

Sebep

senden gelir benim
           ben olmam senden
kalplerimiz kaynamış aynı cevherden
neşem senden,
           kederim senden
yüzümde aydınlık,
           gönlümde haz senden
kirpiğinin kenar yerinden.
                                 25-4-2013

Requiem for a Clown

Provided from http://aboutfacts.net
roll in the day
           as it goes.
follow the fate
        without thoughts.
embrace the pain
            in your bones.
bear your burden
        shaped by the codes
                    till you disappear
                          in blended crowds.

Sex-u-ality


Bugün Baudrillard'ın cinsel kimlik üzerine düşüncelerini derleyen bir makale okudum. Hemen cin fikirli adam tavrıyla "ben bunu düşünmüştüm" dedim. Ama gerçekten düşünmüştüm :) 6 Haziran 2011 tarihinde bir arkadaşıma attığım e-postayı aşağıya kopyalıyorum:

"...Birkaç düşüncemi sizle paylaşmak istiyorum: Erkek ve kadın olarak var olmanın mikro tarihi konusu ilgimi çekmeye başladı son zamanlarda.Tabi zamanında Michel Foucault yazmış: Deliliğin Tarihi, Cinselliğin Tarihi, Kliniğin Tarihi vs...
CNBC-E'de gösterilen Spartacus dizisinin Maslak'taki dev afişi dikkatimi çekti:
Elindeki kılıcı havaya kaldırmış, zafer çığlığı atan bir gladyatör. Son derece maskülen. Başarmışlık, güç, erkeklik kokuyor. Hayatın gerçeğine yakın.
Sonra aklıma bir orta çağ adamı geldi: Eve girer, evde kadınları ve çocukları vardır. Eve yemek getirmiştir.Kadınları onu pişirir. O adam kendisine kudret veren kadın, çocuk, toprak gibi değerleri korumak için ölebilir, öldürebilir. Az konuşur. Çok hareket eder.
Sonra kendime baktım. Takım elbiseli, ofise giden. Kadınlı erkekli karışık düzende oturup bilgisayar karşısında iş yapan "modern" birey.
Yanımda oturan kadınla beni ayıran "şeyler"in adedi çok çok azalmış. Öyle ki birbirimizi tanımlayamaz olmuşuz gibi geliyor.
Tabi ki ataerkil geleneğin gölgesi erkeği 3-5 adım önde tutuyor hala ama şu zamanda ne erkek erkekliğini biliyor, ne de kadın kadınlığını.
İşin ilginç yanı hala kadın-erkek cinsel etkileşimi devam edebiliyor. Bir kadın kendine bu denli benzeyen bir adamı neden beğenir?
Benzer işler yapıyor, benzer arabalar kullanıyor, benzer parfümleri kullanıyor, benzer zevkleri var, benzer hisler vs...
Jean Baudrillard'ın bahsetiği simulakra/simulasyon odaklı post modern modelde, daima başka göstergelere işaret eden göstergeler dünyasında ayağımızı yere sağlam basmamızı sağlayacak referanslar bulmakta zorlanıyoruz ve cinselliğimiz de bu bulanık ortamdan menfi manada nasibini alıyor bence.
Tanıdığım kadınların çoğu erkek gibi düşünüyor, erkekler de kadın gibi. Aradaki çizgi çok flu...
Kendini öteki üzerinde var etme paradigması işlemez hale gemekte sanki.
Oysa gladyatörün yaşamı  ne kadar net: Erkek gibi savaş. Kazan. Sevin. Ye. İç. Seks yap. Öl.
Düşüncelerimi organize bir biçimde veremediğimin farkındayım, umarım fazla gürültü yapmamışımdır.
Sevgiler."

Not: Evet, sıkıcı biriyim :)

My Old Writings 16

This text reveals how boring and bored I can be. In addition, it reveals how fast I am changing in time. I wrote this text in a rush two or three years ago. I love the feeling of reflection when I find such writings of mine in the depths of my hard disk.

At the beginning, a repeating childish cry to mother is the base motive. Then the man realizes and accepts the situation and envisions a realistic path for himself :)

And once again, thank God, we are changing... Here it is:


Ben yolumu bulamadım anne.
Karanlığım,
   aydınlığım,
      alacakaranlığım...
Bitmeyen sürgünlük.
Kimsede yok benim ilacım.
O duru hissizlik ve tedirginlik
   Her anımda yanımda.
Yollarımı çizemedim
Çizdim de beğenmedim.
Gündelik
   sohbetler,
      ilişkiler,
         eğlenceler...
Basit
   yatıştırıcılar.
Eski günlerin sıcaklığı vardı...
   Nadiren dolardı içime.
O da kalmadı anne.
Beni sen de anlamazsın anne.
Keskin kalıplar boğuyor beni
   Midemi bulandırıyor.
Sen bana ilkokludayken de,
   sonrasında da
      yol göstermedin ki anne.
Yolumu ben hep kendim mi buldum?
O yolllar yol değilmiş anne.
Şekere üşüşen sinekler gibi kümeleşen mutlu insanlardan olamadım anne.
Rahat olamadım ben.
Çok mutlu olamadım.
Gözlerimi huzurla kapayamadım.
Kendimi kandırmak gibi geliyor bunlar hep.
Düne de,
   yarına da
      ölü gibi tepkisiz oldum ben artık.
Sadece şu ana,
   ve onun beni soktuğu kalıba karşı tepkiliyim.
Koca,
   baba,
      oğul,
         erkek,
            mühendis,
               bankacı...
Ben bunlar mıyım?
Keşke daha sonra doğursaydın beni anne.
Hayatın su gibi berrak olacağı zamanlara gönderseydin.
İdealim yok anneciğim.
Tutkum yok.
İnancım yok.
Heyecanım yok.
Teselli kaynağım yok.
Tekim.
Zaten hep öyle değil miydim?
Herkes öyle değil mi?
Şimdi neden sana sesleniyorum anne?
İçgüdü olsa gerek.
Adaptasyon devam ediyor
Zamanla olacak herşey.
Derin kopuşun sancısı dinecek.
Ve rotamı yine ben,
   tek başıma çizeceğim.
Anın hareketliliği,
   adiliği,
      sıkıcılığı,
         tekdüzeliği
            bana vız gelecek.
Daima açık gözlerimle var olacağım.
Kendim olacağım,
   Mutlu bir kedi yavrusu değil.
Belki dingin biri...
Ben...
Başkası değil...

My Old Writings Series

I published my very old writings here. The newest one was written 7 year ago and the oldest is 11 years old. When I look back, I have to admit that I don't like most of them. Moreover, some of them are really embarrassing :) On the other hand, I really wanted to copy them here, in my blog, because it is a good way of backing them up. I didn't want them to be lost after a personal computer crash. One more thing is that all of them are in Turkish and since I am a lazy guy, I did not translate them in English :)
I titled those entries "My Old Writings 1" to "My Old Writings 15". You can read them in reverse order by following the "Older Posts" links located under the pages.
I hope you enjoy.

My Old Writings 15

It is a sweet poem that injects relief to me :) Writen in 2004.

Bugün değil, yarın topla saçlarını
Yarın düşsün ilk yağmur tanesi, bugün değil
Bugün üzmeyelim birbirimizi, düşünmeyelim...
Yarın...
Bugün...
Belki evleniriz öbür gün,
Yarın alırız alacakalarımızı
Paramız cebimizde kalsın bugün.
Yarın ağlarız,
Gül bugün.
Bugün taze çimenler gibi olsun yüreğin
Yarın da, öbür gün de....
Eşi dostu aramayalım bugün,
Yarın onlar arasın erkenden
Şafak vakti uyanırız yarın, bugün değil.
Bugün değil, yarın gelsin dünyaya barış
Öbür gün de kardeşlik hakim olsun
Bugün boş geçsin, yarın dopdolu
Yaşayacak halim yok bugün
Zaten ömrümüz üç gün
Bugün, yarın, öbür gün.
Öbür günden sonra gelsin ölüm.

My Old Writings 14

It is another experimental poem named "rahatla" :) Written in 2001.

İçim küçük,
İçim eriyor...
Nefes alamam,
Ölemem!
Yaşayamam!
Ağlarım
Ağlarım
Ağlarım...
Ağlamam!
Gülerim!
İçim büyük,
İçim serin,
İçim mavi
Yaşarım
Yaşarım
Yaşarım...
Ölürüm!

My Old Writings 13

It is an abstract poem from 2001. It is called "devinim" :)

Su akıyor
Biz yaşıyoruz
Su uçuyor
Biz gülüyoruz
Su donuyor
Hüzünleniyoruz
Su düşüyor
Ağlıyoruz
Su eriyor
Biz aşık...
Su akıyor
Biz yaşıyoruz
Su uçuyor
Ölüm!

My Old Writings 12

Written in 2004. If my memory is not tricking me, I wrote this when I was terribly drunk, on a very cold November night.

Gözlerindeki derinlikten bahsetmek haz vermiyor artık bana. Köprücük kemiğinin çukurundaki bir damla kanla yoğruldum ben. Ve ateşle, binlerce yıldır yanan. Destanların doğuşu kadar eskidir sana duyduğum aşk. Ve bir şiir kadar akıcı ve kesik ve taze... Sonlandırılmamış cümlelerin öznesi olduğundan bahsetmem asla. Dönen başımın bana verdiği rahatsızlığı da bilmezsin. Sen sadece hülyalı gözlerindeki aşk kıvılcımını övmemi beklersin benden. İçinde miyim dışında mı sevgilim?
Beni koyduğun yerdeyim.

Yalan söyledim sana!

Gözlerin keşfedebildiğim kadar derin. Ve ben yaptığım işleri, bakışlarına kattığım anlam da dahil olmak üzere, çok sevdim hep. Zamanın kölesi olarak geçirdiğim yıllardan ben değil tanrı sorumludur.

Bembeyaz bir gecede, sert poyrazın hükmü altında yaratıldım ben. Ben ki asla yok olmayacağım. Dudaklarım şu anki gibi yarı açık kalacak sonsuzlukta. Fısıltılarım yok olmayacak asla.

Kum bitmeyecek hiç. Su bitecek.

Zehir çoğalacak, nefes bitecek.

Geriye sadece yazılanlar kalacak.

Ve anılar yarım yamalak.

Kalbin yine atacak kulağımın tam dibinde.

Bora geçecek, meltem gelecek ve tatlı tenini akşam beşte okşayacak. Ve sen ufukta beni arayacaksın, sana anlattığım rüyayı anımsayacaksın. Ellerini uzatacaksın, serin yoklukla buluşacaksın.

Ağlayacaksın.

Uyuyacaksın.

Güneş tekrar doğacak.

Çayın tadı kalmayacak.

Yarı eskimiş ayakkabıları arayacaksın; bulduğunda tatmin olmayacaksın.

Hayat geçecek, bir kahkaham kalacak, bir gülünç anım, bir uyanışım, bir öpüşüm ve bir gölgem bir de kokum, çarşaflara sinmiş.

Hayatım!

Yalnızlığının en umutsuz noktasında, ayaklarını buz kestiren bora ben olacağım. Yeteri kadar soğuksan, herşey sana sıcak gelir; unutma. Ve soğuğa çare bulursun, cehennem ateşine asla.

My Old Writings 11

A poem by 2004.

Bir gömlek giysen, beyaz
Tenin erise, gömek ıslansa damla damla
Saçların ıslansa
Kirpiklerin ıslanıp üçerli beşerli kümelense
                                           iri gözlerinin etrafında
Gömlek yok olsa boncuk boncuk
Kalem erise
Mürekkep dağılsa
Söz uçsa
Ten kalsa

My Old Writings 10

A short story by 2004. An intresting fantasy :) I like the "words in the sky" theory.

Gözlerim açık!

Ne zaman hayranlık duyulana ulaşılacak? Ne zaman insanlığın içinde olduğu keder bitecek? Niçin her zaman aklımıza ilk geleni söyleriz de kendi hüsranının içinde kaybolmuşların şiirsel çığlığını duymazdan geliriz? Soruların sonunu bulmaya çalışmak elbette ümitsizliğe iter insanı. “Ümidini yitirdiğinde bulacaksın çıkışı” temasını işleyen yüzlerce yazı, onlarca kitap yazılmıştır bugüne dek. Bir fincan çayı anlatan altı cilt kitap yazılmıştır, ümitsiz aşkın yüceliğini işleyen destanlar vardır dünya edebiyatında; kayboluşun buluş için en iyi başlangıç olduğuysa doğru olan, varlığın özü yoklukla anlaşılacaksa, insan bir gün asla düşünü dahi kuramayacağı renkler içeren resimler yapacaksa, ya da kendi pisliği içinde titreyerek varlığını toprağa teslim edecekse zift karası bir Kasım gecesinde; hangi mesihin demeçleri su serpecek yüreklere, hangi melodi alıp götürecek bizleri üzerinde masmavi göğün yükseldiği yeşil tepelere?

Gözlerim tamamen açık, kalbim durmadan pompalıyor damarlarıma kızıl yaşamı! Yanağımdan aşağı süzülen ılık damlanın nedeni kimin şiiri? Mideme doldurduğum sarı parıltı, ciğerlerime çektiğim mavi duman, üzerinde eridiğim esmer kadın ve uzun süredir aklımdaki yerini zerre kadar değiştirmeyen sabit fikir: YER DEĞİŞTİRMEK! Bir yerde ölüp başka bir yerde doğmak. Tertemiz! Teknolojiden habersiz, savaştan ve güçten habersiz, hamile pornosundan, çocuk fuhuşundan habersiz, yazılmış milyonlarca satırdan ve yazılmakta olanlardan uzak, her saat ve her saniye nöronlarımı uyaran ve beynimi çürüten onlar-binler-milyonlarla ölçülebilecek veri akışına maruz kalmayacağım halde, su kadar şekilsiz ve su kadar berrak!

Gözlerim açık! Dört kişilik, son derece güçlü bir motoru olan mavi bir araba kullanmaktayım. Gidiyorum bilmediğim bir yere doğru. Hedefi bilenler, sessizce çığlık atan trafik tabelaları. Önüm boş, dikiz aynasında uzanıyor yılan gibi asfalt. Huzur! İnsanlığı düşünüyorum. Yakınımda olup da bana medeniyeti anımsatan şeyler son derece sınırlı: Ben, arabam ve yol. Bu ıssızlığa yol yapmayı kimler düşünmüş diye soruyorum kendime. Issızlığı gidilebilir kılan şey, harıl harıl çalışmış olan kalabalıklar mıdır hep? Milyonların yaşadığı şehrin göbeğinde ıssız, sakin bir lokanta açar birileri. Sana senle olma şansı verirler. Buralarda sigarasının dumanıyla dertleşen, kendi kahvesinin falına bakan kadın ve erkekler vardır. O kadın ve erkeklerin dünyasına hiç kimse giremez: Sigaramın dumanına söylediklerimi tek ben bilirim, kahvemin telvesindekileri bir sır gibi saklarım. Belki sizler bu davranışımı son derece sosyallik dışı, ketumca bir tutum olarak nitelersiniz fakat benim kuramım biraz farklı:

Bir nefes dumana yüklü kelimeler, kimse duymadan, helezonlar çizerek havaya karışır. Kim bilir ne zaman yağmur olup yağacaklar? Sema sözcüklerle dolu. Bu sebepledir ki sessizliği paylaşanlar, sıra konuşmaya gelince havadan bahsederler ilkin. Söylenmemişler olmasa, ne havanın tadı kalır ne de muhabbetin. İki düşünüp bir söylemenin getirdiği bilgeliğin sırrı burada saklıdır. Aşk söylenmeyene duyulur. “En güzel söz henüz söylenmedi” demiştir sarışın ve uzaklarda ölmüş olan şair. Bu sözler bir zaman sonra yağmur olup yağacak. O yağmurun suyuyla kahve yapılacak, su telvede iz bırakacak. Sudaki sözcüklerin izleri! Fal bakılacak; sözcüklerin izi sürülecek. Ve fal çıkacak! İşleyiş böyle olmasa bin yıldır kahve falına neden bakılsın? Gelelim şimşeklere: Birbirine düşman olanların söylemeyip göğe taşıdığı kelimeleri taşıyan bulutlar karşılaşınca gök gürler, şimşek çakar. Bunlar söylenirse ne olur? SAVAŞ!

Anlattıklarım delice belki ama hayatta kalmak için, hayata anlam yüklemek için yapılan, aşık olmak da dahil, çoğu hareket kadar delice. Tüm bunların yanında ıssızlığa talep o denli yoğundur ki içinde mahşer kalabalığı barındıran şehirde birkaç aya kalmaz yok olur o sakin ve sana güzel yemek ve içkiler eşliğinde seni sunan vaha.

Yolda yaşadığım da bu oldu: TRAFİK SIKIŞTI! Tahminen bir yerleşim bölgesi yakınlarındaydım. Giriş tabelası olmayan bir şehir. Yaşadığım kentten alışıktım sıkışan trafiğe. Bir saat sonra hala aynı yerdeydim, üç saat sonra aynı yerdeydim. Motoru susturalı dört saat otuz dakika geçmişti ve yoldaki araçlarda en ufak bir haraket dahi yoktu. Olanlar mı? Klakson sesleri, küfürler, sesi sonuna kadar açılmış radyolar, arabanın içinde sıcaktan bunaldığı için kendisine işkence yapılıyormuşçasına çığlıklar atarak ağlayan bebekler, sabırsızlık, kapana sıkışmışlık dolu histeri nöbetleri, yan arabadaki seks makinası kadını etkileme çabaları, curcuna, yolu tıkayan şeyi görememenin verdiği inanılmaz merak ve bu merakın giderilemeyişinden kaynaklanan çaresizlik ve yarı delilik, cehennemi andıran sıcaklık ve ıssızlığın ölümü.

Tam iki gün geçti. Koskoca iki gün. Artık hareket edemiyorduk. Şehrin ortasındaki vahanın kayboluşu gibi bu uçsuz bucaksız ve sonu belirsiz yol ile bağdaştırdığım yeniden doğma duygusu ve hedefimin mahremiyeti kaybolmuştu. Arzı aşan bir talep ile başbaşaydım. Başbaşaydık. Umut dolu yolu doldurmuş olan yüzlerce otomobil, karavan, kamyonet, arazi aracı günledir bir santimetre dahi ilerleyememişti. Neler olup bittiğini anlayamıyorduk ama temel ihtiyaçlarımızı gidermemiz gerekliydi. Biz de giderdik. Önce araçlarımızda bulunanları yeyip içtik, onlar bitince alet çantalarıımızdaki çekiçlerle avlanmaya başladık. Ve ister istemez sosyalleştik. İş bölümü yaptık. Seviştik. Arabada sevişmek bir fantezi değil, zorunluluktu artık. Neden ilerleyemediğimiz konusunda tahminlerde bulunduk. Efsanevi sözler edenler çıtkı yaşlılar arasında: Devlet kapatmış yolu. Çünkü bu yolun devamı çok gizli askeri araştırmaların yapıldığı üslere gidiyormuş ve bizler onların çarklarına çomak sokmak isteyenlermişiz. Bu yol bizim kaderimizmiş ve de lanetliymiş. Hepimiz lanetlenmişiz ve burada ölmeye mahkum olmuşuz. Daha neler neler... Ben ise basit düşünüyordum. Ya ileride, benim gibi huzura direksiyon sallayan biri feci bir kaza yapıp yolun kapanmasına neden olmuştu ya da yol bitmişti. İki olasılık da ders verir nitelikteydi: Umuda yolculuk eden birilerinin başarısızlığı diğer umut yolcularına atalet verir veya umut bitmiştir ki bu da atalet verir. İlginçtir ki kimse geri dönmek istemiyordu. Burada kalınması gerekiyordu sanki. Buradan çıkış vardı ama yoktu. Burası umut şehriydi. Ve bu umut şehrinde lider ruhlu insanlar baş göstermeye başladı. İnsanlar takımlara ayrıldı. Avcı takımı, çocuk bakıcısı takımı, aşçı takımı, izci takımı ve yönetim konseyi. Ve homurdanma başladı. Bütün bu çabalar kadere boyun eğmişlikti, burada tıkılı kaldığımız gerçeği ile yüzleşmekti, artık farklı bir yerlere gidilemeyeceğinin kabullenmişliği idi.Yeniden doğumdu. Kendimizi olmak istediğimiz halimiz ile tanıtıyorduk. İsimlerimiz farklıydı artık. Kadınlarımız farklıydı, görevlerimiz farklıydı. Ve homurdanlamalar sürdü. Yönetim konseyi insanlara haketmedikleri şekilde davranıyordu. Tek yaptıkları kararlar almak ve toplulukları bu kararlar doğrultusunda memur etmekti. Tek farklılıkları kaba kuvvetleriydi. Basit kurallarımız vardı. Kimse konseyden izinsiz aracının motorunu çalıştıramazdı örneğin. Çıkan anlaşmazlıklar dövüşerek aşılıyordu. Karşısındakini pes edene kadar döven haklıydı. Sanki bilgi çağının hüküm sürdüğü koca şehirlerden gelmiyorduk. İlkeldik. Modern dünyada faşizm, feodalizm diye adlandırılan sistemlere tâbiydik. Yavaş yavaş geleneklerimiz oluşmaya başladı. Küp isimli filmi izlemişsinizdir. Altı insan kendilerini bir küpün içinde bulurlar. Tek amaçları oradan çıkmaktır artık. Yöntemler geliştirirler. Ve o altı kişiyi mesleği polislik olan irice bir zenci örgütler ve yönlendirir. En güçlü odur. Bu gruptan bazılarını öldürür sonunda. Ama küpten çıkmayı başarabilen tek kişi zihinsel özürlü olan aynı zamanda 16 basamaklı sayların faktöriyellerini hesaplayabilen çocuktur. Yaşadıklarımız bu filmi andırıyordu ve kurtuluş delirmekti ya da çok yetenekli olmak veya ikisine birden sahip olmak. Başlangıçta evlerimiz arabalarımızdı. Sonra, güçlüler yaşayacakları arabalara kendileri karar vermeye başladılar. Bazı genişçe arabalara birkaç araç sahibi dolduruldu. Onların arabalarına el konulmuştu. Komşuluk ilişkileri sıkıydı. Yağmurlu günlerde herkes “hanelerine” çekiliyordu ve camdan sohbetler başlıyordu. Yolun bittiği bu yerde, medeniyeti en başından kurmak görevi var olan medeniyetten kaçanlara verilmişti. Ve yaşadıklarımız tarih kitaplarında okuduklarımızdan farklı değildi. Etnoğrafya, antrolopoloji, siyaset bilimi gibi alanlarda uzman birkaç kişi daha üst düzey demokratik yaşam modelleri önerdiler. Bunlar 12 kişiydi. Önce rahat tartışabilmeleri ve somut bir model oluşturmaları için bir kamyona yerleştirildiler. Sonra bir gece o kamyon yandı.

Alevler çok yüksekti. Ve çok sıcak. Kamyon benim arabama çok yakındı. Çığlıklar, ağlamalar, korku ve ölüm sıcaklığını tüm hücrelerimle algılıyordum. Alevler yüzümü yalıyordu ve radyomda derin duygular yüklü bir şarkı çalıyordu.

Gözlerim kapalı!

Ölüm bizleri çoğu zaman tahmin ettiğimiz köşelerde yakalar. Yaşamda tahmin edilebilirlik arttıkça arayış da artar. Rüyalar tahmin edilebilir. Rüyalar izlenebilir. Bir zaman gelecek ve her tür yaşamsal tadı son zerresine kadar alabilmek adına yüzbinlerce elekrot bağlatacağız vücutlarımıza. Hasretliklerimiz kalmayacak. Nefretlerimiz kalmayacak. Kadınların içinde yaşayacağız asla doğma fırsatı bulamadan. İçinden çıktığımız kadınların içine girebilmek adına hayatımıza çeki düzen vermiyor muyuz zaten? Etkili bakışlar, baskın ses tonu, geniş omuzlar, dilim dilim karın kasları, pahalı berberler, başarı, güç, derin düşünceler... Kendimi ayrı tutmuyorum! Aynı boka bulanmış vaziyette birbirimizi kokluyoruz. Her huzursuzluğumuzda yeni bir yol. Baştan almak istiyoruz. Gitmek ve huzur bulmak arzusu ile yanıp tutuşuyoruz fakat gidilecek yerlerin sonluluğu sorununu her zaman göz ardı ediyoruz. Umutlar bitince ilkele dönersin ve doğana teslim olursun. Temel güdülerine uyarsın. Öz benliğinin, içindeki hayvansı varlığın, üzerine özene bezene yaptığın her yama birer birer çürüyüp toprağa düşer ve sadece yaşaman ve uyum sağlaman gerektiği gerçeği ile başbaşa kalırsın.

Sen de gözlerini kapat ve trafik sıkıştığında gözlerini aç ve yandaki aracın içindekilere bakıp düşün. Kaza mı var, yol mu yok? Belki yanda seni anlayıp gülümseyen birileri vardır.

My Old Writings 8

This is another short story written in 2004.

Susuyorlardı.

Ağır ahşap dekorasyonlu, yüksek tavanlı, büyükçe bir salonda bir tek ses duymadan geçen her saniye, beynime saplanmış paslı bir çivinin ağır ağır ilerlemesi kadar azap vericiydi.

Bir kez daha yoğun bir nefret krizine girdim.

Bu o denli saf ve insana özgü bir duygu ki kendimi ona kaptırmadan bir gün bile geçiremedim son altı yıldır. Medeniyet tarihimiz nefret duygusunun doğurduğu olaylar ile dolup taşmış durumda neredeyse:

İblis ile insan arasında başlamış, tanrı ile insan arasında patlak vermiş, Habil ile Kabil arasında ilk kez ölüme sebep olacak boyuta gelmiş, bin yıllarca değişik nedenlerle sürdürmüşüz bu kutsal mirası ve şimdi de benim damarlarımda dolaşıyor. Kan kırmızı nefret!

İnsan beyninden başka bir mekanı yoktur nefretin bu dünyada. Başka hiçbir canlı türüne verilmemiş bir duygu bu. Altı yıldır çözümlemeye çalışıyorum. Sonunda matematiksel olduğuna karar verdim. Toplama veya çarpma gibidir nefret. Öncelikle bir insanın beynine çöreklenir. İşleme dahil olan ilk taraf nefret sahibi olan kişidir, diğer taraf ise herhangi bir varlıktır. Ve savaş başlar. Son derece akıllıca hareket etmeniz gerekir her savaşta olduğu gibi. Bu mantıksal işlem birkaç farklı sonuç doğurabilir:

Bir, nefret sahibi, muhatabını yok eder. Yani kazanç.

İki, muhatabı, nefret sahibi kişiyi yok eder; kayıp!

Üç, hem nefret eden, hem de nefret edilen yok olur; beraberlik.

Dört, buna pek az rastlanır, kişi nefretini bastırır ve hükmen mağlup olur.

Kimileri son durum için bir erdemdir dese de buna inanmayın. Bariz bir yenilgidir yaşanan.

Bu bitmek bilmeyen suskunluğa karşı açtığım savaşta pek de üstün durumda değildim. Fakat kahramanca hareket etmem gerekiyordu. Lastik ayakkabılarımı cilalanmış zemine sürterek insanın içini titreten gıcırtılar çıkarmaya başladım. Yaklaşık bir dakika sonra salonda kınayan uğultular duyulmaya başlandı. Kazanç!

Tam karşımdaki yazıcı kadın sanki yaptıklarımın sebebini anlıyormuşçasına manidar bakışlarını dikmişti üzerime. Gülümsedim, gülümsedi. Burası her an daha da eğlenceli bir hal alıyordu.

“HERKES AYAĞA KALKSIN!”

Kalktık.

Hakim geldi ve keskin hareketlerle kuruldu makamına. Hemen savcıya söz verdi. Savcı, bir deri bir kemik kalmış, kısa saçlı, kumral, yaklaşık kırk beş yaşında, tahminen menopoz sonrası boyu bir miktar kısalmış sevimli bir kadındı. Suçlarımı okuyordu ağır ağır.

Çölde iz sürmek zordur. İz bırakmadan yol almak da. Issızlığın ortasında, mavi göğün ve sarı güneşin altında ve beyaz ehram içinde, ve bir lokma yiyeceğe, bir yudum suya sağ kolunu feda edecek kadar muhtaçken ve kadınından uzakta ve yılanların, akreplerin dilini konuşamıyorken ve her rüzgar sana sıcak kumu mezar etmeye çalışırken bir yeşil yaprağa rastlarsan, ananın kucağındaymışçasına mutlu olur, yüz sürersin ona. Sonra denizin sesi çalınır kulağına. Sonra kadının seslenir. Bahçeye koşarsın son kuvvetini de harcayarak.

“Asmaları üzüm basmış. Toplayalım.“

“Toplayalım.”

Sen sepeti tutarsın, o salkımları toplar.

Sen kazanı tutarsın, o, güzel ayaklarıyla üzümleri ezer.

Deniz suyuyla yıkarsın ayaklarını.

Beyaz ve serin kucağında bir yıl uyursun.

Şarap olur üzüm suyu.

Çölde yol almak zordur. Dağ yoktur, tepe yoktur, altındaki düz kumdur ama yön yoktur, yol yoktur, yoldaş yoktur. Beden dayanamayınca, beyin sanal konfor sunmaya çabalar, başarır da.

Şaraba bir damla kan düşer. Bir damla daha. Altın kadeh devrilir beyazın üstüne. Ellerin kan olur, yüzün kan olur, kadın ölür...

Çölde gerçeğin ayırdına varmak zordur. Yüzünü kanla yıkadığında netleşir gördüklerin, bir an tazelenirsin. Toprağa düşen bir ceset, göğe yükselen bir can seni bir dahaki sefere dek ayakta tutar. Bu yüzdendir ki buz çölerinde kutup ayılarının, kum çöllerinde arslanların yüzünden eksik olmaz kan lekesi. Çölün kralı olursun.

“...gerçekler ışında, sanığın idamını mahkemeden talep ediyorum!” diye bitirdi.

Sessizlik olmadığı sürece beni rahatsız eden bir durum yoktu.

Tokmak tablaya üç kez düştü.

“HERKES AYAĞA KALKSIN!”

Kalktık.

“Delil ve iddiaların değerlendirilmesine, sanığın akli sağlının yerinde olup olmadığının tespitine, mahkemenin fi tarihindeki bir sonraki oturumuna kadar sanığın göz altında tutulmasına...”

-mesine, -masına, -mesine, -masına

Çölde, aklından geçen fiiller gereklilik kipindedir. Ne düşünmeye vakit vardır ne de yorum yapmaya. Gerçek yoktur, doğru veya yanlış da. Olmuşlar, olacaklar yoktur. Ve sen bunları aklına veya diline dolayarak vakit kaybedemezsin. Bu hataya düşersen, altı yıl sonra izini takip edenler seni bulur.

İnsanın kendine esir olması ve bu nedenle nefretini kendine yöneltmesi de izleri belirgenliştirir. Ve bir gün sessizlik bozulur. Sirenlerle, megafonlarla...

Bir sabah vakti, erkenden. Girit sokaklarında taze bir meltem eserken, kadınının kemiklerini çıkarırlar bahçenden. Beyaz ellerinin arasında bir altın şarap kadehi tutmaktadır...

“HERKES AYAĞA KALKSIN!”

“Sanığın hiçbir aklî bozukluğunun bulunmadığına ve birinci derece cinayetten suçluluğuna...” Kendimle olan savaşın sonlarına geliyorum artık...

“...fi tarihinde vücuduna kimyasal şırınga edilerek yaşamına son verilmesine...”

Sonuç pek de şerefli sayılmaz ama kurallar dahilinde: Beraberlik.

“...hükmedilmiştir!”

Susuyorlardı.

Çöl sessizdir. Sinsidir. Gördüklerin vardır, duydukların değil. Çölde savaş vardır. Ölümün sessizliği ile zihninin çığlıkları arasında bir savaş.

Kalem, o koca salonda gök gürültüsünü andıran bir sesle kırıldı.

Kazanç!

My Old Writings 7

It is from 2004. A short story.

Beyaz sabun kokulu ılık bir meltem esiyordu. Dudaklarım ve yanaklarım, derken boynum ve kulaklarım etkisi altına girdi bu rahatlatıcı akımın. Yünlü bir etek hissediyordum belinde ve kalçalarında. Karnım karnına teğet, gözlerim kapalı dönüyordum odada. Loş hisler diyarında meraklı bir gezgindim adeta. Ne istesem olacakmış gibi geldi birden. Ve müzik bitti. Açmadım gözlerimi. Sadece durduk. Bakmadık birbirimize.
Minderin üzerinde sere serpeydim. Mum sarkıtlarını toparlayıp tekrar aleve yem etmekle meşguldüm. Çoraplarını çıkardı. Yerinde duramayan on küçük parmağıyla tanıştırdı beni. Sonra yavaş yavaş tırnaklarını kesti.

“Ruhun beslendiği kaynak hiç bu kadar uzak olmamıştı bana.“ dedi ve devam etti “Hayatımı vücudumun uzayan tüy ve tırnaklarını keserek geçiriyorum. Oysa o kadar hatırası var ki kesip attıklarımın...”. Şaşkınlıkla ve tepkisizce dinliyordum bana saçma sapan gelen sözlerini:

“Ben de bir gün düşündüm, sanırım on dört yaşındaydım, ve bu denli önemli hatıralarımı çöpe atmama kararı aldım. Gel benimle!”.

Beni kanepenin yanında duran sandığın yanına götürdü. Bir çeyiz sandığı büyüklüğünde, parlak metalden yapılma, sade bir kutuyu andırıyordu. Kapağı açtığında donup kaldım. Sandığın içerisinde yüzlerce küçük bölme vardı ve her bölmenin üzerinde kırmızı kalemle yazılmış tarihler yapıştırılmıştı. Sırası gelmiş olan bölmeye biraz önce kestiği tırnak kırpıntılarını itinayla yerleştirdi, sonra antimikrobiyal bir sprey sıktı. Bölmenin kapağını kapatıp üzerine tarih düştü. Sandığın önünde yere oturup anlatmaya başladı:

“Herkes geçmişini yad etmek için albümlere bakar veya telefon defterini gözden geçirir; mazi ile konuşur. Mazi dediğim, bazen bir bitik aşk, bazen anne bazen de artık asla konuşamayacak olan biridir. Ben de yıllardır kestiğim tırnaklarıma ve saçlarıma bakar, düşünürüm hatıralarımı. Her yerde beraberdik onlarla. Beni hiç bırakmaz onlar, aksine ben hayırsızım ki onlarla olan fiziksel bağımı belirli aralıklarla kesmek zorunda kalıyorum. Oysa onlar ne kadar da... Neyse bildik bir sona gidiyor işte konuşma. Deli olduğumu düşünüyorsun değil mi?”

“Hayır, oldukça ilginç bir yaklaşım. Fakat, bir insan yıllar önce kestiği ojeli tırnaklarına veya balyajlı saçlarına bakıp da ne kadar sıcak bir duyguya kapılabilir ki? Benim için anlamlandırması zor bir durum.”

“Bak!” dedi ve sandığın altlarından, kapağında 09/12/1992 yazılı ufak bölmeyi açtı. Kehribar rengi, ince tırnak kesikleri vardı içeride. Merakla karışık bir tiksinme hissettim. Sonra gözlerine baktım. Işıl ışıldılar. Hayatımda bir daha rastlayamayacağım türden sıcak duygular saçılıyordu gözlerinden. Her insanın garip bir tarafı vardır diye düşünüp gülümsedim ona. Tiksinti biraz azaldı. Eskiden sol elinin baş parmağının olduğunu düşündüğüm tırnağı eline almış derin hislere kapılmıştı. İrkilerek bana baktı ve “Dokuz Aralık bin dokuz yüz doksan iki...” dedi. Sesi çok gerilerden geliyordu.

“Bu neden kehribar renginde biliyor musun?”.

“Zamanla bu rengi almıştır herhalde, on yıldan fazla olmuş keseli.”

“Bilemedin. Kınalı olduğu için. Anneannem yakmıştı kınayı. Küçücük elleriyle her işi gören anneannem.”

“Bu tür bir olayı hatırlatması için tırnak saklamaya ne gerek var yahu?”

“Çok saçma! Ben burada bir anıma fiziksel temas sağlıyorum. Anlayamıyor musun bunu?”

Aslında anlamıştım bahsettiği hissi. Ben de Efes ve Bergama’daki antik kentleri gezerken güneşten ısınmış mermer ve granit sütunlara dokunup bin yıl öncesine gitmiştim. Bin yıl önce bu sütunun tam elimi koyduğum yerine kim koymuştu acaba elini? Sonra ona ne olmuştu? Kadın mıydı, erkek mi? Diğer elinde ne vardı?

Buna benzer bir şekilde yol kenarında rastladığım oval biçimli küçük taşları elime alıp bu taş binlerce yıl önce bir kayaydı. Acaba nerede duruyordu? Hiç üzerinden dinozor geçmiş midir? Nuh tufanını yaşamış mıdır? Gibisinden düşüncelere dalarım.

“Asıl zor olan saçlar! Kuaförlere laf anlatmak oldukça güç oluyor.”

“Tahmin edebiliyorum. Saçlarını nerede saklıyorsun?”

“Diğer odada. Bunun üç katı büyüklükte bir metal dolabım var.”

Gülümsedim. Yoğun şefkat hissediyordum. Geçmişe dair, kesilmiş saçları ve tırnaklarından başka kimsesi olmayan bir kadın fikri bana epey dokunaklı geldi.

Ayakları hala çıplaktı. Terliklerini giyip şıp şıp sesleri ile uzaklaştı.

“Kahven nasıl olsun?” diye seslendi mutfaktan.

Minderin üzerindeki yerimi almış mum ile oynamaya koyulmuştum. “Orta!”.

“Kahveler geldiii.”.

Yanıma oturdu. Mum ışığında, saçları kızıllık saçıyordu. Kıvır kıvır, kızıl yansımalar... Beyaz sabun kokusu duydum yine. Elimi başına götürüp alnını ve saçlarını okşadım. Tebessüm ediyordu. Herşeyi ne kadar da yoğun yaşıyordu. Başını kucağıma koyup uzandı. Rahat ve mutlu görünüyordu.

“Bundan yıllar sonra, şu an başında olan saçları ait oldukları bölmeden çıkarıp baktığında neler anımsayacaksın?” diye sordum. Benimle ilgili sıcak hislerle dolu bir cevap bekliyordum ama tek bir ses çıkmadı.

Uyumuştu.

Aynı soruyu bir daha hiç sormadım. Saçlarını bir daha hiç kesmedi.

My Old Writings 6

It is a poem written in 2003.

Karanlık düşlerden uyandım, titreyerek, ter içinde.
Oda mı loş, gözlerim mi puslu seçemedim.
Yastığın yumuşak, yorganın kalın, vaktin er olduğuydu bildiklerim.
Uyudum.
Bin yıl sürdü uykum.
Acıların gerçek değil...
Feryadını duyamadım.
Uykudaydım...
Sen bir başınayken gündüzleri,
Ben herkesle tadını çıkardım rüyaların.
Kana kana su içtim çöllerde.
Kana kan istedim Anadolu’nun ücra kasabalarında.
Nefesim rüzgar oldu...
Eteğini kaldırdı ucu görünmeyen ovalarda.
Bedenim çınar, bedenin toprak oldu...
Bir nefes daha aldım tütünden,
Çeliğe su verircesine içtim üzüm suyunu...
Kara günleri haber veriyor çocuklar.
Kan kırmızı elma şekeri yalıyorlar, doymak bilmeden.
Küçük ayakları titretiyor aziz ve engin toprağı.
Toprak, ölüm ve yaşama gebe...
Cesetler var karnında, tohumlar var, gözlerin gibi yeşerecek.
Ne olur damlat ılık yaşam suyunu güzel kirpiklerinden...
Yoksa ölüm galip gelecek.
Ölüm galip gelecek!

My Old Writings 5

Written in 2004. A boring one.

Gözlerini kapatıp çimenlere uzanıyorsun. Hava çok sıcak ve karnına fıskiyelerden zerre zerre serinlik geliyor. Kimbilir neler düşünüyorsun belli belirsiz? Sıcak çocukluk günlerin geliyor aklına... Bir pazar sabahı uyanmışsın. Baban çok güçlü, annen çok şefkatli. Huzur içerisindesin... Ekmekler kızarmış ve kahvaltı hazırlanmış. On dakika sonra en sevdiğin çizgi film başlayacak. Çay demlenmiş. Çay kaşıklarıyla ince belli bardakların çınlayan dansı başlar birden bire. Şeker yavaş yavaş erir...

Hava çok sıcak ve uzanmışsın toprağa. Yanında ben. Gözlerimiz kapalı. Kapalı gözlerin insanlar üzerindeki etkisi oldukça değişkendir. Kiminin görüşünü artırır göz kapatmak, kimini saklar, kimini kör eder, kimini öldürür. Aklına birşeyler geliyor, heyecanlanıyorsun. Başını sağa çevirip dudaklarını aralıyorsun, neredeyse dökülecek kelimeler dilinden. Toprağı hissediyorsun; kokusunu, sertliğini... Ellerin bedeninin iki yanında, çok güçsüz. Düşüncelerin sığ. İçin ferah. Hayali sözleri sarfediyorsun sonunda ama hava o denli sıcak ki kelimelerin eriyor ve damla damla toprağa karışıyor. Duyamadım seni.

Hava çok sıcak. Başında hasır şapka, karşında dünyanın en güzel mısır tarlaları. Tuvalin başında, dünyanın en güzel mısır tarlası resmini yapıyorsun. Sapsarı, insanın içine enerji ve mutluluk pompalıyor her fırça darbesi. Güneş, tarla, kargalar, boyalar, fırça ve sen başbaşasınız. Kimse bilmiyor orada olduğunuzu. Beraberliğiniz yarım gün kadar sürüyor ve yaptığın resim tam bir şaheser! Bütünüyle sana ait. Ama karnın aç ve paraya dönüştürebileceğin tek şey dünyanın en güzel mısır tarlası resmi. Ölmeyi mi yeğlersin, yoksa güneş, tarla, kargalar, boyalar ve fırçayla olan mahremiyetini satmayı mı?

Asil insan, mahremiyetine saygı duymalıdır diye bellemişsin yıllar yılı. Ürettiklerinden bir başkasına vermek ne de zordur değil mi? Üstelik alacak olan kişi değer bilir birisi mi olacak bilmiyorsun. İyi bakacak mı sarışın güzele? Gülüyorum sana. Tabi ki satacaksın. Hemde bir öğün yemek ve bir gece konaklayacak otel parasına. Müşterin, resmin renkleri evindeki perdelerin rengiyle uyumlu olduğu için tercih edecek sarışın güzeli ve sen yarın başka bir şaheser üretiyor olacaksın. Ne kadar acıklı bir hikaye... Ama dünya bu eksende dönüyor ve sana bir takım özel yetenekler verildi diye daha anlayışlı olmak zorunda değil. O zaman sanata bu kadar değer vermek ve bitmek bilmeyen sanatsal tartışmalara girmek niye? Sanatçıyı yüceltmek niye? Ekmekçiyi ve otelciyi yüceltmek lazım. Ekmek halk için mi, ekmek sanat için mi? Bienallere onları da çağırmak lazım. Cehennem gibi sıcak. Eriyecek resminin boyası, salonun parkesine damlayacak.

Hava çok sıcak. Herkes yabancı. Yürüyorsun kasabanın panayırında. Başın önde. Tek kılavuzun ayak parmakların. Doğru yoldasın! Geçen yolculuğun geliyor aklına, gülümsüyorsun. Hani yol gösterici olarak meme uçlarını seçmiştin de biri sağa biri sola çekiştiriyordu seni. Yalpalayıp düşecektin az kalsın. Adamlar sinsice süzmüştü seni, neler düşündüler kim bilir? Yalnızlık garipleştirir insanı. En azından hava sıcak. Soğuklar başlayınca yalnızlık iyiden iyiye vurur seni. Kapalı ortamlarda yalnız olmak tiksinti verici gelir başlarda: Dışarıdaki soğuğa dayanamayıp kendini bir kafeye atmak istersin ama öncesinde bir dergi veya kitap almalısındır, aksi takdirde oturduğun kafede diğer masaları gözlemekten başka şansın olmaz ve insanlar izlendiklerini fark edip tatsızlık çıkarabilirler. İşin yoksa bir de fark ettirmeden bakmaya çalış, aniden gözlerini kaçır, uğraş dur... En güzel seçim bir kitap almak... Bununla da kalmaz: kafede oturduğun sürece tek başınalığın anlaşılmasın diye on dakikada bir saatini kontrol eder, sağa sola bakınırsın. Gecikmiş bir dostun vereceği sıkıntılı tavır maskesini takarsın yüzüne. Kimse gelmeyecek, on beş satır daha okursun kitaptan. Fakat zamanla alışırsın. Gözlerin kapalı uzanırsın havuzun kenarına. Çırılçıplak. Üzerine su boşaltır hizmetçiler. Kanının vücudundaki yolculuğunun her santimetresini hissetmeye başlarsın. Sıcağı unutursun. Devasa pelit ağaçlarını omuz başında görürsün. Ben gelirim sonra. Saatlerce paylaşırız sessizliği. Son altı aydır konuşmamışsın, son altı aydır ağlamamışsın, son altı aydır sevişmemişsin, son altı aydır hava çok sıcak. Son altı aydır... Dünyanın nice nesillerinin hayal bile edemeyeceği donanıma sahip olduğun halde terlemekten öteye geçememişsin. Ne de olsa hava çok ama çok sıcak. Eriyip damla damla karışmışsın yokluğa.

Kahvaltı bitmiştir. Buruksundur. En sevdiğin çizgi film başlamamıştır. Anlam veremezsin. Hikmet Şimşek ile Pazar konserleri vardır artık. İşitme engelliler için haberler, Pazar konseri ve sıkıcı diğer programlar. Oysa önceki akış ne güzeldi: işitme engelliler için haberler, “uçan kaz ve nis” ve duruma göre “red kit”. Pazar öğleden sonralarının sıkıcılığını katmerler bu Pazar konserleri. Yarına yetiştirmen gereken ödevler de var üstelik...

Aç artık gözlerini, kalk uzandığın çimenlerin üzerinden, bu zamana dön.

Yağmurla gelen yaşama şükürler olsun. Islanan toprağa şükürler olsun. Toplanan kalabalığa ve uğultuya şükürler olsun.

My Old Writings 4

This was written in 2003. This one has some brilliant passages :)

Vadiye bak.

Yalçın kayalar. Isınmış, buz gibi kayalar.

Ömrü üç aylık ayrık otlarınca yırtılmış kayalar.

Gri, yalçın kayalar.

Kaderini alt edip, yukarıya baş vermiş kayalar.

Gözlerini göğe dikip de bu güzelim mavi boncuğa düz diyen insanlara lanet olsun.

Yağlı urgana kırk düğüm atıp , üflüyorum nefretimi onların üzerine.

Suyla, kanla açılmıştır vadileri dünyanın.

Davetimi mi istersin lanetimi mi?

Yalvarıyorum çık artık dışarıya. Beni boğmandan hoşlanmıyorum.

Bir an için boşal dışarıya ne olur. Özgür hissedemiyorum kendimi. Kelebeklerin çığlığı gibisin kafamın içinde.

Oda bembeyaz kireçle badanalanmış kerpiç duvarlara sahip. İçerisi alabildiğine aydınlık. Kör edici bir aydınlık. Pek bir eşya da yok. Zarif ayakları "S" şeklinde kıvrılmış ahşap eski bir sehpa. Üzerinde altın yaldızlı sivri uçlu bir makas... Pırıl pırıl.

Portakal ağaçlarının kokuları geliyor dışarıdan.

İpek bir gecelik. İçinde uzun siyah saçlarıyla yalın ayak dikilen bir kadın.

Aydınlık, kör eden aydınlık göstermiyor kadının gözlerini. Ayakları seçiliyor sadece. İnce yapılı, buğday renkli, düzgün, uzun parmaklı. Gökkuşağının altından geçerek gelmiş odaya. Sevmiş bir iki defa. Sevdikçe uzamış saçları. Saçının beline düşen kısmında ilk yarinin belli belirsiz kokusu, daha yukarıda bir sonrakinin hasretinden ağarmış bir bölüm, saç diplerinde ise portakal kokusu.

Bir adım ileri, bir adım daha; çok yakınındayım. Dokunmak gelmiyor içimden, konuşmak gelmiyor. Makası alıp kesmek saçlarını, yavaş yavaş kesmek. Ne ilkinin kokusu kalsın, ne ikincinin hasreti. Kör eden ışık içerisindeki portakal kokusu kalsın.

Mavi taşlarla bezenmiş boynu çıktı meydana. Köprücük kemiği tatlı bir kavisle omzuna uzanıyor. Saç kırpıntıları yapışmış sırtına, göğsüne... Yanağından aşağıya bir damla süzülüyor, çenesinden boyun köküne, oradan memelerinin arasına ve karnında son buluyor damlanın keyifli seyahati. İpek gecelik ıslanıyor.

Bir adım geri, bir adım daha; kapı arkamda. Kadın yerinde, pencerenin yanında. Saçları yerde. Gözyaşı geceliğinde. Makas elimde. Duvarlar bembeyaz. İçerisi çok aydınlık. Alnım uyuşuyor, belli belirsiz ateş böcekleri uçuşuyor zihnimde. Sükunetimi korumam gerekli, dizlerimin üzerindeyim. Ayakları seçiliyor sadece. Kalp atışarımı duyabiliyorum. İster istemez sayıyorum. Saydıkça hızlanıyor. Bir iki üç dört beş...

Elimi tutup ayağa kaldırıyor beni. Pencerenin yanında buluyorum kendimi. Elim elinde.

“Vadiye bak” diyor. “Bizi çağırıyor kayalar.”

Kadın yok. Makas yok. Oda yok.

Yalnızca sen ve ben ve kağıt ve üzerinde bir dizi kelime. Anlamsız maceraların sonunda neler hissedildiği bir maceraya anlam katan öğeler kadar açıktır.

Sarp kayalardan aşağı vadiye doğru bakarken, ve gözlerini kapatıp serin rüzgarın tenini okşadığı o eksiksiz ve bitmesini hiç istemediğin anda; kadını, erkeği, makası, odayı, sehpayı, saçları düşünmezsin. Gözlerini açıp başını yukarı doğrulttuğunda derin, aydınlık mavinin ufuktaki kavisini hisserek saymaya başlarsın kalp atışlarını. Bir iki üç dört beş...

Kırka geldiğinde çözülür yağlı urganın kara büyülü düğümleri.

Gökyüzü bir boncuk kadar yuvarlaktır artık. Binlerce yıldır toprağa düşüp derin vadiler açan suyla kandadır lanetimin keskinliği, davetimin enginliği.

My Old Writings 3

The one below is from 2003. Not too bad.

Hüznü mü yansıtmalı, pisliği mi? İnsalığı sedece hüzünlü dürtüler mi kaynaştırıyor? Yüzüne bakmadığımız insanlara üzülmeyi ne kadar da severiz bizler. Bizler dediğim kabuğunu kıramamış beyaz yakalı pislik örtücüler, mavi yakalı pislik temizleyiciler, yakasız pislik üreticiler, yakalar yapan pislikler...

Bozulmak üzere olan ve kırıldığında iğrenç kükürt kokusu salmaya hazır yumurtalarız. Bu nedenle kıramıyoruz kabuğumuzu. Kapalı, sıcak, koruyucu, güvenli yuvalarımızı niçin terk edelim. Bol kaşarla karıştırılıp güzel bir omlete malzeme olsak daha faydalı olmaz mıydık çocuklara? Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklara...

Geçtiğim yollardan dikkat ederek tekrar geçmeye bayılıyorum. Tarlaları fark ediyorum uçsuz bucaksız. Enerji nakil hatlarını görüyorum hayat taşıyan. Somut olarak taşıdıkları tek hayat birimi göç ederken mola veren kuşlardır aslına bakarsanız. Biz güzel insanlar kendimizi her dem doğanın dışında yapay nesneler olarak görmez miyiz? İnsanoğlu ve asırlardır çapını büyütüyor olduğu medeniyet çemberi, ormanları yok ediyor, filan kaplumbağanın neslini tüketiyor söylemleri hep kendimizi kaplumbağa ile, kayın ağacı ile eşdeğer görmek istemememizden gelmiyor mu? Yaşamak için, daha konforlu yaşamak için, yeni nesillerimiz için, hayatın sırrını bilen alt benliğimiz istediği için önümüze gelene acımayız biz. Son derece rasyonel bir davranış biçimi bana kalırsa. Tutarlı çelişkiler diyarının kralları.

Sen, ben.

Hem ağacı hem kitabı seversin.

Ne kadar çok kitap okursan o kadar çok ağaç keserim.

Ağacı da severim.

Çelişkiden kurtulmak basit. Ağacı okumayı, kitabı dikmeyi öğren. Bir başkası sana duygularını iletsin diye mi herşey? Aracıları kaldır, git ve konuş onunla. Saatlerce, yorulmak bilmeden konuş... Kabuklarınız yavaş yavaş çatlamaya başlasın. İğrenç kokularınızı duyumsayın alabildiğine. Bu vakitten sonra ne senden ne benden omlet olmaz çocukların ağızlarına layık. Peynir için süt veren ineklerin gözleri dahi daha anlamlı kaldı yaşamlarımızın yanında. En azından içini göster de çocuklar ders alsın unutmamacasına. Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklar.

Yanmış günahlarımın küllerini savurmak istiyorum çöllere, kadınımın altınlarını denizlere atıp onun boynunu denizlerle bezemek istiyorum. Okyanusların binlerce kilometre altında yaşayıp demir soluyan zehir bakterileri ile gargara yapmak, altın hırsını yenememiş İspanyol krallarının boğazını Güney Amerika yerlilerinin sıtmalı kanıyla doldurmak istiyorum. Cesaretim kanıtlanmıştır benim ne de olsa. Her gün şah damarının üzerinde ustura gezdiren bir cinsin temsilcisiyim ben. Sinek kaydı traşların şovalyesiyim. Değirmenlere kafa tutan yarım akıllı Don Kişot bile kahraman sayılıyor bu dünyada, aşk içmeye su içmeyi yeğleyen Ferhat anılıyor hayranlıkla Anadolu’nun derinliklerinde hala, meydanlara çıkıp çatal dillerinden irin damlatanlara alkış hediye ediliyor aymazlıkla, benim gibi menevişli zırh yerine kalın yumurta kabuğu kuşanmış cesur kahramanlar da yerini bulur beslenme zincirinin üst katmanlarında.

Kainatta ufacık bir noktasın. Az ve küçüksün. Gezegendeki tüm karıncalar birleşip saldırsa, zefere ulaşmaları birkaç haftayı geçmez. Bir insana karşı on milyon karınca oranı ile barış içinde yaşıyorsun bu, kainatın neresinde olduğunu bilmediğin, mavi kürede. Ve tam o anda insan ırkından hiçbir üyenin görme şansı bulamayacağı kadar uzak bir gezegende, kocaman bir dağın zirvesinden saatte beş yüz kilometre hızla esen fırtınanın ektisiyle bir kaya parçası bırakıyor kendini dipsiz bir vadinin derinliklerine. Neden? İnsan neslinin asla haberdar olamayacağı o kaya neden bildik, ve tamamen insanın doğa anlayışının bir ürünü olan, fizik kurallarına uygun bir şekilde hareket ediyor uzaklarda? Çocuklar mutlu yarınlara ulaşabilsin diye mi? Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklar.

[İnsanoğlunun evrensel gerçekleri saptayabilme ve bunları yaratıcı biçimde kullanıma alabilme potansiyeli olduğu halde sosyal amaçlarımız ve hayat kültürümüzün evrenin her yerinde geçerli olacak kadar deterministik olmadığını görüyoruz. Tek amaç “çocuklarımız mutlu yarınlara ulaşsın”. Bu doğru ve geçerli bir amaç mı? Hayatı neden potansiyelimizin gerisinde kalan kurallar ile şekillendiriyoruz? ]

Karanlığı mı yansıtmalı, ışığı mı? Oturmuş çömlek yapar tezgahında... Çömleği verir buğday alır. Altın rengi başakların hışırtısını duymadan yaşar tezgahının başında. Ömürlerini başakların ışıltısı arasında şarkı söyleyerek geçiren ağutos böcekleri kadar tat alamamıştır yaşamından. Mutlu bir yazdan sonra kışın açlık çekmek var sonunda. Oturmuş hesap yapar masasında... Benzi solmuş radyasyondan, yazar on binleri, toplar milyarları. Hesabını verir, parasını alır. Parasını verir, ilacını alır oturmaktan filizlenmiş basuruna sürmek için. Kızılcık filizlerini görmeden yaşar masasının karanlığında. Bedeninin karanlığında yaşayan tenyalar kadar tat alamamıştır hayatından. Dalından kızılcık toplayıp yiyen bir işsiz olmak var sonunda. Işığın eşiğine takılıp, karanlığın beşiğinde sallanıp uyuyakalmış hayatları belgeler yüzyıllar.

My Old Writings 2

This was written in 2002 as well. It is funny :)

Rahat ölmek için geçirdiğimiz, ince elenip sık dokunarak yaşanan her anı düşün...

İnsanların yüzlerine baktım bütün gün boyunca...

Uzunca bir zaman izledim durdum, hesapsız ve yorumdan uzak bir gözlemdi. Haliyle hiçbir iz göremedim. Bana bakmalarını istedim, onlar bakar bakmaz dikkatli gözlerimi kaçırdım. Karmaşık olmaya çalışırken basitleşmek. Basitleşmekten korkmak. Korkmadan aklına geleni yazmak. Gözlerdeki nazardan kaçıştı belki de yaptığım.

Yeteri kadar anlaşılmaz olursan takdir görürsün. Çevrendekiler seni anladı mı? İşte korkma zamanıdır gelen. Eleştirirler anladıklarını. Genellikle de anlamak için eleştirirler. Olmayana ergi yoluyla bir şeyleri kavramak oldukça ikna edicidir. Olanları görerek, bizatihi yaşayarak anlamak ise unutulmazdır. Hiç bitmeyecekmişçesine devam eden, alabildiğine uzun, sonunda şaşırmayı, dolayısıyla neden bahsettiğini anlamayı umut ettiğin bir cümleyi yavaş yavaş, olanca dikkatle okumaya devam ederken, üzerinde dekoratif pürüzler olan devasa bir duvarın dibinde bağdaş kurup, gözünü duvarın üzerindeki en küçük girintinin içine dikmiş gibi hissedersin kendini ki o minnacık girintinin nasıl olup da seni içine çektiğini anlamazsın bile; başını yukarıya kaldırınca anlarsın aslında duvarın boyunu, küçülürsün, geçmişini hiç düşünmezsin, tek merak ettiğin duvardır...

Neden bu çaba? Kendinle barışık olma çabası neden var?

Neden bu çaba? Depresif olmanın yarattığı karizmatik ve bir o kadar ilgi çekici hayat hikayeleri neden var? Ölmenin yaşam karşısında ne kadar basit olduğunu düşündün mü hiç? Ya da bu satırları yazan kişinin seni boşu boşuna yorduğunu ne zaman fark ettin?

Kusursuz hesaplayıp da yaptığımız hesaba harfiyen uyarak yaşanan her küçük zaman parçası... Rahat ölmek için... Ölürken, dünyada güzel, seni ifade ettiğini düşündüğün bir şeyler bıraktığından emin olmak için... Soyunun devamı için. Sen toprak altında çürürken çıkardığın iğrenç kokular duyulmasın diye. Pişmanlık yaşamamak için.

Özgün olmaktan kastınız nedir? Senden başka hiç kimsede olmayan parmak izin özgündür de nerede kullanılır polis kayıtlarından gayrı? Yazdığın yazı özgündür de kim anlatır sana senin yazdığını senden daha iyi?

Gitme!

Dünya üzerinde daha önce hiç kullanılmamış olan harf sıralamasını okumanı isterim. Cümlelerim tarih boyunca hiç yazılmadı. Karını, kocanı, bebeğini düşünme şimdi. Elindeki kağıdın üzerindekileri de düşünme. Gözlerini işaretlerin üzerinde soldan sağa ağırca kaydır yeter...

İnsanlığın başından beri, sana yapman gereken her şeyi söyleyen, bunu sağlamak için yüz binlerce aracı atamış olan, düşünebildiğin hiçbir şeye benzemeyen bir yaratıcı var. Tek amaç sana, sadece sana ulaşabilmek. Ne kadar basit olduğunu, basitin güzel olduğunu kafana sokmak için yaşamış onca ırkı hayal et. Vazgeçmeyi hiç ama hiç düşünme. Evrende sana laf anlatmaya çalışan bir gizem var. Bu gizemi sen bazen küçük göğüslü bir kadının orantısız derecede iri meme uçlarında hissedersin, bazen de karnının içinden geçen anlamsız girdapta. Sana anlatacak bir hikayem yok. Vücudumdaki elektrikten söz etmiştim sana. Ellerimi, gözlerimi, beynimi dolaşan milyonlarca elektron bu kağıdın üzerine senin şu anda okuduğun şekilleri çizdiriyor. Benliğimin elektrografını inceliyorsun. Bu şekli çizmekteki becerim ise çok ama çok yüksek. Seni sinirlendirecek kadar yüksek bir kabiliyetle göz göze geldin. Durma! Devam et! Kıskan!

Güzel olan dünya varlıklarının sana getirdiği mesajı anlayamadığın zaman yaptıklarını düşün. Gergin karın kaslarını ve her kıvrımın üzerinden büyük bir cazibe ile akan ter damlacıklarını öpmek isersin sen. Kendine aynada fazla bakmazsın. Senin için en güzel akis eşyası nemli göz bebekleridir. Hayran hayran bakan iri gözler... Seni sevmek için, övmek için durmadan bilgi toplayan gözler. Sadece bakan gözler. Süzen gözler. Huşu içerisinde kapanan gözler.

Sence ne zaman gözlerini bir daha açamayacağını bilerek kapatacaksın? Ölmeden önce, sadece bir an önce, öleceğini bilmek senin için neyi değiştirirdi? Hiçbir şeyi! Bakımlı tırnakları olan güzel bir ayak düşünür müydün ölmeden bir an önce?

Ne kadar bencil bir uygarlığın tohumusun sen. Senden önemli ne olabilir ki sen ölmeden bir an önce? Bir an sonra tüm önemini kaybedeceksin, şükür ki o sıra sen artık olmayacaksın. Üzülemeyeceksin arkandan üzülenlere. Ardından gözyaşı dökenler senin için değil, sensiz kalan kendileri için hüzünlü, yaslı, kara günler geçiriyorlar. Sen yoksun nasıl olsa. İlkokulda yazmayı ilk başaran çocuk olman, mahallenin en güzel bisikletine sahip olman gibi ayrıntılar da yok. Kendinle, sadece senle başbaşa kaldığın hiç bitmeyecek bir süreç başladı artık. Sana ağlamaz, gülerdim ben olsam. Milyarlarca yıllık kainat sadece senin bugün ölmen için yaratıldığını haykırır sana. Çok önemlisin sen. O sebeple anlamadan geçiştirdiğin her olgunun sana getirdiği habere duyarsız kalma lüksün var. Önemli kişiler istedikleri özelliklerini istedikleri kadar kullanır ya da kullanmazlar.

Küçük insan yoktur. Tamamen sana ait olan minik, anlamlı şeyler vardır. Sevgilinin dudağının sol tarafı kim bilir neler ifade ediyordur sana. Beline kondurulan ateşli, ipeksi öpücük; kasığındaki akrep dövmesi, bir çocuğun ölümünü izlemek, bir kızın tecavüzden kurtulması; her gece büyük bir huzurla, eline gazeteni alıp tuvalete gitmen üzerine söyleyecek eşsiz şeylerin vardır. Bunları paylaşma güdün güçlüdür fakat, aklındaki mahremiyet duvarı daha güçlü ve yıkılmazdır. Sedece ve sadece seni ilgilendiren milyonlarca şey sen ölünce nereye gidiyor acaba?

Bence hepimizin yaşamı bu tarz duygu ve hareket kırıntıları üzerine kurulu. Her kırıntı bir diğeri ile ne kadar uyumlu ise o kadar gamsız ölürsün.

Ölmek için yaşadığını kabul et. Sadece ölmek için. Başka hiçbir tutarlı amacın yok senin. Hayattan aldığın bütün tat bu amacı çok iyi kavramış olan alt benliğin sayesindedir. Ölmeni engelleyecek hiçbir şey yapamazsın.

Korkunç şeylere şahit olacak gelecek nesiller. Senin kabusların onlar için komedi filmi olacak. Bilmiyorsan, üzerinde kontrol sağlayamazsın. Kontrol edemediğin şeylerden uzak kalmak istersin. Bunu başaramazsan korkarsın.

Kontrol edemezsin, kaçamazsın, KORKARSIN! Niçin her anımızı ölümden korkarak geçirmeyiz bizler? Çünkü beynimiz unutmaya programlıdır. Gereği kadar unuturuz. Kaçarız. Kaçabildiğin şey sana zarar veremez. Bu sebeple korku filmlerinin kaçış sahnelerinde kahramanımız hemen tökezleyip düşer. Sen de korkarsın kahramanımızla beraber.

Eminim bütün anlattıklarımı biliyorsundur. İkimizin de bildiği o kadar çok şey aynı ki... bilmediklerine duyduğun merak getirdi seni buraya kadar. Önlenemeyen merak güdüsüdür hepimize vakit kaybettiren. Vakit kaybedilir mi hiç? İnsan kendine ait olmayanları kaybedebilir mi? Kaybetmekten korkmayı yenmelisin. Sen önemlisin. Sana yakın veya uzak olan bütün mekanizmalar senin arzuların doğrultusunda akıyor gibi gelmiyor mu hiç? Senden istenen tek şey mesajı alman. Sabit olan, hiç değişmeyen tek bir noktayı bütün benliğinle kabullenmen. Bencilliğimizi yenemediğimiz her anı korkarak geçiririz bizler. Bırak senin neslin tükensin. Bırak korktukların birer birer gerçek olsun. Bırak gitsinler. Rahat ölmeyi unut. Son derece büyük bir acı ile öl. Dünyada kazanacağın tek değişmez şey ölümündür. Bunu kesinlikle kazanacaksın. Amacın haz almaksa bundan, sana rahat gelmesini değil, acılı bir biçimde gelmesini istersin. Uğruna cefa çektiğin şeylere olan malikliğin haz verir sana, kolayca kucağına düşenler değil.

Ne bekliyorsun benden? Kafamın içi dolu değil. Zaten bunu anlamışsındır. İstemeden geçirdiğim her zaman parçası dolduruyor beynimi, ben onun bomboş olmasını istiyorum. Benim istediğimle senin beklediklerin, sabah yatakta baldırına giren krampın geride bıraktığı tatsız his ile tüm neşesiyle doğan güneşin paylaşımı kadar uyuşmakta. Bu kramplı sabahın sende bıraktığı iz ne olur ki? Hiç! Öğlen olmadan unutur gidersin. Güneş ise hala izler seni. Gün boyunca, bacağını zorladığın zaman hissettiğin hafif ağrıyı saklayamazsın güneşten. Güneş hiçbir şeyi unutamadığı için yanar durur. Bu sebeple güneş bir gün yok olacak ama sen sonsuzlukta var olacaksın. Tüm sahipliklerinle hem de. Yok olacağını mı sanıyordun yoksa? İmkansız! Unutabilme lüksün elinden alındığı zaman yok olmak isteyeceksin fakat seni dinleyen ve sana itaat eden hiçbir şey olmayacak o vakit.