Kral

 

Kral Hatuşili III ve Kraliçe Puduhepa, MÖ 1275-1250

Bu yazımda sizlerle yakın zamanda okuduğum Baltasar Gracian tarafından 1647 yılında yazılmış olan Akıllı Davranma Sanatı adlı kitaptan alıntılar paylaşmak ve bu eksende fikirlerimi sizlere sunmak istiyorum. Kitap, daha iyi bir insan olmak ve tatminkar bir yaşam sürmek için 300 tane öğüt içeriyor. Avrupa kültür hayatında önemli bir yere sahip olan bu eser, Arthur Schopenhauer ve Friedrich Nietzsche tarafından da referans alınmış zaman zaman. Bugünden geriye bakıldığında eleştirilecek noktaları var tabi ama faydalanmak üzere bir bakış açısıyla yaklaşıldığında oldukça besleyici bir eser bence. Bu kitabı, 1528 yılında Baldassare Castiglione'nin yazdığı The Book of the Courtier ve 1532 tarihli, ünlü Niccolo Macchiavelli kitabı Prens ile beraber ele alıp, mukayeseli bir tarzda okumak çok güçlü bir perspektif verecektir.

Eski bir makalemde zamanın çevik yönetim yaklaşımları tarafından normalleştirilen, teşvik edilen, hatta öğrenmenin bir ön koşulu sayılan hata yapmaya dair bir eleştiri yapmıştım. Gracian'ın aşağıdaki sözlerinin bu eleştirimi teyit eder nitelikte olması beni memnun etti:    

Yüz kere kazanmaya değil, hiç kaybetmemeye özen gösterin

Parlayan güneşe hiç kimse bakmaz, herkes tutulduğu zaman bakar. Halk her zaman doğru giden şeyleri değil, yanlış olanları dikkate alır. Kötü haber alkışlardan daha uzağa yayılır. Çoğu insanın adı yanlış yola sapana kadar duyulmaz; bir insanın tüm başarıları bir araya gelse bile bunlar onun küçücük bir lekesini silmeye yetmez. Hataya düşmekten bu nedenle sakının, çünkü kötü niyet her hatayı görür, hiçbir başarıyı görmez.

Bu konuya iki şekilde yaklaşmam olanaklı: Ya zihin yapısı 17. yüzyıl ortalarında kalmış antika biriyim, ya da hata yapma konusundaki yargılarım kökleri klasik referanslara dayanan nitelikte güçlü. Zaman gösterecektir.

Aşağıdaki diğer Gracian alıntıları ise makam sahibi, üstün nitelikli insan tarifi yapmaya çalışıyor. Medeniyetimizde bu arketipe kral diyoruz. Tabi ki her dönemde, coğrafyada ve tarihsel bağlamda farklı adlarla anılıyor bu kişiler ama ben kapsayıcı bir kavram olarak gücü ve üstünlükleri bünyesinde barındıran şahsiyete kral diyerek konuyu sadeleştirmeyi tercih ettim. Okuyalım:  

Kişisel yeteneklerin makamının gerektirdiğinin üzerinde olmalıdır

Bunun tersi olmamalıdır. Kişinin bulunduğu makam ne kadar yüksek olursa olsun, kişi ondan daha yüksek olduğunu göstermelidir. Gerçek yetenek ulaşılan her yeni aşamada büyümeye ve parlamaya devam eder. Kişisel yetenekleri işinin gerektirdiğinin üzerinde olmayanlar çok geçmeden ezilir [sorumlulukların yükünü taşıyamaz noktaya gelir] ve sonunda dayanma gücünü kaybedip görevleri ve itibarı tarafından yıkılır. Büyük Augustus prens olmaktan çok daha adil, daha erdemli biri olmakla övünürdü. Kişinin görevinin yükünü ve makamının ağırlığını taşıyabilmesi için gereken şey, yüksek bir asalete ve dengeli bir özgüvene sahip olmaktır.

Üstün nitelikli olmak için 3 temel şeye sahip olmak gerekir

Bir insanın 'üstün nitelikli' olması için doğuştan gelen 3 temel armağana sahip olması gerekir: Verimli bir zeka, güçlü muhakeme yeteneği ve hayata güzellik katan olağanüstü düzeyde iyi bir zevk. Fikirleri iyi biçimlendirmek bir ayrıcalıktır ama daha iyisi doğru akıl yürütmektir. Erdemli kişi, doğru düşünme ve sağlam bir muhamekeme yürütme yeteneğine sahiptir. Zeka fikisel güç gerektirmez; uzun süren yorucu çabalarla değil, hızlı bir kavrayışla öne çıkar. Doğru düşünmek, mantıklı davranışın meyvesidir. Yirmi yaşında irade, otuzunda zeka, kırkında muhakeme egemen olur. Bazı zihinler vaşak gözleri gibi keskin bir gözlemcidir ve karmaşık, muğlak durumlarda daha iyi akıl yürütürüler. Bazı zihinler de her zaman anında en uygun olan seçimi yapar. Bu zihinler sürekli olarak yeni ve doğru fikirler üzetir: Bu doğuştan gelen bir armağandır. Ama tüm hayata tat katan şey iyi bir zek sahibi olmaktır.

Erdemli, ahlaklı, kusursuz bir insan olmak

Erdem tek kelimeyle insanın en yüce değeridir. Bütün mükemmeliyetleri birbirine bağlar ve tüm mutluluğun merkezidir. Kişiyi ölçülü, tedbirli, kurnaz, akıllı, bilge, cesur, denetimli, dürüst, mutlu, övgüye değer, gerçek ve her yönüyle örnek biri yapar. Bunlar insan yaşamındaki en yüce değerlerdir. Erdem insanın küçük dünyasının güneşidir ve bu güneşin ışığını yaydığı alan 'temiz vicdan'dır. Erdem hem insanların, hem de tanrının sevgisine mazhar olan çok değerli bir niteliktir. Sevgiye layık olan tek şey erdem; nefrete layık olan tek şey ise kötülüktür. Gerçek olan şey [yaşamın tek kalıcı değeri] yalnızca erdemdir; onun dışında kalanlar [servet, şöhret, şans ve güç] gelip geçicidir. İnsanın yeteneği ve büyüklüğü iyi şansla değil, erdemle ölçülmelidir. Tek başına erdem yeterlidir. Erdem, kişiyi hayattayken sevilmeye; öldüğünde hatırlanmaya değer kılar.

Bu tarifler üzerine bir ilave yapmak, iş hayatındaki başarı kavramlarıyla ilişkilendirmek, kişisel gelişim reçetelerine bir yenisini eklemek istemiyorum. Sadece, kral ruhu ve gücünü izlemek, düşünmek, tarihte izini sürmek; biraz sessizleşmek niyetindeyim. 

Bu sessizlik içinde, büyük hoca Ekrem Akurgal'dan naklen, milattan önce 17. yüzyılda, Hitit Kralı Hatuşili tarafından yazılmış vasiyeti okuyorum: 

"...Cesedimi yıkat, gerektiği gibi! Beni göğsüne bastır ve göğsünde tutarak toprağa göm."

 Kral sözü.

Hawk

who's gonna be my hawk?
flying in my eyes
scanning the edge of my skies
always escorting my walk
hoarsely screaming, but no talk
my hawk, silently lands
violently claws to bleed my load
under the glowing rays of gold
who is gonna be my hawk?

İspat

 

 
David Gilmour, Pompeii Konseri, 2016

Kuruyoruz. 

Semboller çoğalıyor ama uyaranlar azalıyor.
Gürültü var, duyamıyoruz. 

Yavaş yavaş da değil, son hızla kuruyoruz.

Dostu olmayana hazır sohbet, bilgisi olmayana hazır kültür, becerisi olmayana hazır marifet pazarlanıyor. Çürüyoruz.

Kablolarımızı bir fişe, fişi de en yakındaki prize sokmak ve kurtulmak istiyoruz.
Düğümleniyoruz.

Bağlanıyoruz, bağımızı bilmiyoruz. Köksüzleşiyoruz.

Propaganda yelleriyle savruluyor, köşelerde birikip öbekleşiyoruz.
Karşı köşedekine düşman diyoruz.

Sığlaşıyoruz.

Düşünmüyoruz. Soruyoruz.
Kopyalayıp yapıştırıyor, kurtulmak istiyoruz.

Yapmıyoruz, kombinliyoruz.

Kendimizle övünuyor, boşalıyoruz. 

Bilmiyor, beklentiye giriyoruz.
Bol bol şaşırıyoruz.

Beceremiyor ve küstahlaşıyoruz.

Makinenin içinden Dirac, Euler, Bukowski, Blake, Bach, Gilmour, von Neumann, Darwin, Minsky, Spinoza çıkacak mı diyoruz...
Aptallaşıyoruz.

Çıkmayacak!
İspatı burada: David Gilmour - Live at Pompeii - Comfortably Numb

Bu titreşimlerin ve sözlerin içimizde tetiklediği yüce hissin eşdeğeri o kombinatorik sistemlerden gelmeyecek.

Vasatın vesvesesi uğuldayacak.
Ve olması gereken dinginlik güneş gibi doğacak.

Kuruyoruz...

Elit, hayran bırakan, usta işi bir yazılım sistemi görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki.
Adına prompt denen cümlelerle, başkasına ait yazılımları yamalayarak yarım yamalak çalışan, çalışmaya çalışan yapılar kuruyor. O esnada kuruyoruz.

Amaca değil araca tutuluyoruz.

Rasyonelliğin işe yaradığı zamanlarda biri gelip "Herhangi bir işi kesin olarak yapamayan, içini tam bilemediğimiz; sadece çok spesifik, çok pahalı ve çok ender bulunan, istesek bile hemen alamayacağımız bir bilgisayar üzerinde çalışabilen bir yazılım geliştirdim" dese bu konuda nasıl bir karar verirdik? Hatırlayan var mı?

O duru, kuvvetli, akıcı, iyi tasarlanmış, çalışırken bir tatmin hissi veren makineler şimdi nerede?

Arabaları ele alalım.
Her yerine ucuz olduğu için kamera ve ekran doldurulmuş, sürücüyle bağı kopmuş, hepsi fabrikadan hatalı gelen tatsız arabalar.

Benim arabamın ortasında dev bir ekran var. Soğuk havalarda tepki süresi çok uzuyor. Tek bir hamleyle, sadece dokunarak, dikkati yoldan ayırmadan yapılabilmesi gereken havalandırma kontrolleri o ekrandaki yazılım menüsünün içinde bir yerlerde saklı.

O dev ekran telefonumu ele geçirmek istiyor. Verilerimi almak, her yere göndermek istiyor daima. Huzur vermiyor.

Bir de tam karşımda, direksiyonun arkasında dev bir dikdörtgen ekran var. Grafik arayüz tasarımı kötü. İşletimi yavaş. O dikdörtgen ekran iyi görünsün diye direksiyon da dikdörtgene evrilmiş. Bir hata bir hatayla kapatılmaya çalışılarak bir salgın hastalık başlatılmış adeta.

Bir de o kötü ekranların arkasında gizlenen boğucu sürüş kontrol yazılımı var. Sürekli bir yere çarpacağımı zannedip kendi kendine sert fren yapıyor. Daima bir sebepten sesli ve görsel alarm veriyor. O yazılımın derinliklerinde saklı klimayı ayarlamaya çalışıyorum, "dikkatin dağınık" diye beni uyarıyor. Park ederken çıldırıyor. "Çarpacaksın" diyor. Yağmur sensörlü silecek mekanizması asla doğru zamanda ve doğru hızda çalışmıyor. Bu yazılım her şeyiyle, arabaya musallat olmuş bir kötü ruh gibi, karabasan gibi sürücüyü boğuyor. Yoruyor.

...Ama böyle her şey daha az maliyetli oluyor.

Gel gör ki o arabanın üreticisi de batıyor. Çünkü önemsemiyor. Tasarlamıyor. Kopyalayarak takip ediyor.

Bazı müstesna üreticiler olması gerekeni yapmaya başladı. Örneğin Ferrari, bir süredir modernlik(!) ve maliyet nedeniyle direksiyondan kaldırmış olduğu fiziki düğmeleri geri getirdi. Hemzemin dokunaçlı düğmeleri kaldırma kararı aldı. Pazarlama başkanı Enrico Galliera fiziki düğme ve tamburaları kaldırmanın bir tasarım hatası olduğunu açık yüreklilikle beyan ediyor.

İş gören iyi bir makineyi kullanmanın zevkini, tatminini; böylesine nitelikli tasarım ve mühendislik eserleri üretmenin getirdiği doygunluk duygusunu bilen bilir. Biz mühendisleri besleyen ana damar bu olmalıdır.

Hal böyleyken, bir de sanki mühendislik ve teknoloji tarafında zaten her konu çözümlenmiş, mevzu bütçe planlama ve satın alma noktasına indirgenmişçesine bazıları "yapay zeka teknik değil, kültürel bir dönüşümdür" söylemiyle öne çıkıyor. Bu hoş bir propaganda cümlesi. Hayattaki birçok şey gibi yapay zeka da son derece teknik bir konu. Aspirin de teknik bir konu, rakı da, köprü de, uçak da, ekmek de, modem de, hatta cetvel de, kalem de teknik bir konu. Hepsi ancak uygun teknik ve beceri ile hayata alınabilecek konular. Teknik olgunluk, kullanılabilirlik ve sağlamlık ile ürünleştirme tamamlanıp da insanlar gündelik hayatlarında kullandıkça bir kültür konusu haline geliyorlar. Kültür, tekrar edebilen süreçlerin oluşturduğu bilgi birikimidir. Eşyanın doğasına bağlı kalarak söylem geliştirmek propagandadan daha sağlıklıdır.

Erişebilmek, kullanabilmek, "ödül aldım" demek istiyoruz. Tasarlamıyoruz.

Mesela, bir insan kaynakları yöneticisi övünerek "işe alımda tamamen yapay zeka kullanıyoruz" demeci veriyor. Bu sözü ve altında yatan fikri devam ettirelim...

İşe alım müdürü makine ise, işe aldıktan sonra kişiyi yönetecek müdür de makine olabilir. Dolayısıyla, o müdürün müdürü de makine olmalıdır. Makinenin makineye müdürlük yapması mantıklı olmayacağından işe alınan kişi ile patron arasındaki bütün müdür görevleri tek bir makinede etkin biçimde toplanmalıdır. Bu manzarada işe alınan kişi asla müdür olamayacaktır. Ancak kendine iş kurup patron olursa insani bir yaşam sürebilir, aksi halde makine yönetiminde bir tahakküm düzeninde köleleşir. Ta ki yerini bir makineye kaptırana dek. Bu resimdeki tek insan patrondur. Peki patron kimdir? Ya da bu düzeni dayatarak kim patron olmayı hayal etmektedir? Düşünmeye değer...

Bunun ötesinde, insanlar soysal zekaya da sahiptir. Sosyal sistemler kurarak inanılmaz bir adaptasyon sağlarlar. Hayatta belli sınırlara maruz kalınan durumlarda hep olması gereken şekli alır, verilmesi gereken tepkiyi varoluşsal bir güdüyle verirler. Arama motorlarına karşı web sitelerinin tasarımının neye dönüştüğünü, CV okuma makinelerine karşı CV biçimlerinin ve iş başvuru davranış kalıplarının neye dönüştüğünü, arabalardaki güvenlik yazılımlarına karşı sürücülerin nasıl atlatma yöntemleri geliştirdiklerini, "like" odaklı sosyal medya akış algoritmalarına karşı beğenmenin anlamının neye dönüştüğünü gözünüzün önüne getirin. Doğal olmayana, akıcı olmayana karşı geliştirilen hal ve şekiller genelde bir dejenerasyon olarak beliriyor. İnsanlık daha iyi bir yere gitmiyor.

Neticede, özenerek ve övünerek devreye alınan yapay zekalı otonom mülakat robotu derin bir düşünce, üst düzey bir tasarım unsuru taşımıyor ve uzun vadeli bir mutluluk resmine hizmet edemiyor.
Peki ne işe yarıyor?

"Ben de" dedirtiyor.

Ben de diyorum ki yapay zeka bilgisayar biliminden evvel, bilişsel mekanizmalar ve felsefeyle derinden ilgilidir. Gündelik hayat derdindeki ortalama birey ise, insanın doğası da dahil olmak üzere, üst seviye bilişsel mekanizmalara ilgi duymaz. Bu nedenle, yapay zeka arenasında popülist hevesler ve inançlar dışında net bir çözüm henüz ortaya konulamıyor. Çalışan kısımlar da yozlaşmaya neden oluyor. Esasen, benim düşünceme göre, hayattan bağımsız bir zeka tanımı olamaz. Zeka, özellikle sosyallik bağlamında hayatta kalmaya hizmet eden bir aygıttır. Dolayısıyla, yapay hayat ve vücutlaşmayı ortaya koyan bir tekniğin icrasından sonra yapay zeka o yapay bünyede gerekirse belirecektir. Bunun dışındaki denemeler bazı sınırlı otomatlar olarak kalacaktır. Özünde, "ajan ajan" denilen, yaşayandır. "Agency" 3 özellikle mümkündür: Yönelim (intention), bağımsızlık (autonomy), özgürlük (freedom). Tanıdık geliyordur: Özgün bir yaşam. Yapay ve özgün bir yaşam ile gelecek yapay zeka.

Fakat bu bir rönesans mı olacak, "kıyamet alameti" mi ancak yaşadığımızda bileceğiz.

</dur>