who's gonna be my hawk?
flying in my eyes
scanning the edge of my skies
always escorting my walk
hoarsely screaming, but no talk
my hawk, silently lands
violently claws to bleed my load
under the glowing rays of gold
who is gonna be my hawk?
Bora writes on...
Hawk
İspat
Kuruyoruz.
Semboller çoğalıyor ama uyaranlar azalıyor.
Gürültü var, duyamıyoruz.
Yavaş yavaş da değil, son hızla kuruyoruz.
Dostu olmayana hazır sohbet, bilgisi olmayana hazır kültür, becerisi olmayana hazır marifet pazarlanıyor. Çürüyoruz.
Kablolarımızı bir fişe, fişi de en yakındaki prize sokmak ve kurtulmak istiyoruz.
Düğümleniyoruz.
Bağlanıyoruz, bağımızı bilmiyoruz. Köksüzleşiyoruz.
Propaganda yelleriyle savruluyor, köşelerde birikip öbekleşiyoruz.
Karşı köşedekine düşman diyoruz.
Sığlaşıyoruz.
Düşünmüyoruz. Soruyoruz.
Kopyalayıp yapıştırıyor, kurtulmak istiyoruz.
Yapmıyoruz, kombinliyoruz.
Kendimizle övünuyor, boşalıyoruz.
Bilmiyor, beklentiye giriyoruz.
Bol bol şaşırıyoruz.
Beceremiyor ve küstahlaşıyoruz.
Makinenin içinden Dirac, Euler, Bukowski, Blake, Bach, Gilmour, von Neumann, Darwin, Minsky, Spinoza çıkacak mı diyoruz...
Aptallaşıyoruz.
Çıkmayacak!
İspatı burada: David Gilmour - Live at Pompeii - Comfortably Numb
Bu titreşimlerin ve sözlerin içimizde tetiklediği yüce hissin eşdeğeri o kombinatorik sistemlerden gelmeyecek.
Vasatın vesvesesi uğuldayacak.
Ve olması gereken dinginlik güneş gibi doğacak.
Kuruyoruz...
Elit, hayran bırakan, usta işi bir yazılım sistemi görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki.
Adına prompt denen cümlelerle, başkasına ait yazılımları yamalayarak yarım yamalak çalışan, çalışmaya çalışan yapılar kuruyor. O esnada kuruyoruz.
Amaca değil araca tutuluyoruz.
Rasyonelliğin işe yaradığı zamanlarda biri gelip "Herhangi bir işi kesin olarak yapamayan, içini tam bilemediğimiz; sadece çok spesifik, çok pahalı ve çok ender bulunan, istesek bile hemen alamayacağımız bir bilgisayar üzerinde çalışabilen bir yazılım geliştirdim" dese bu konuda nasıl bir karar verirdik? Hatırlayan var mı?
O duru, kuvvetli, akıcı, iyi tasarlanmış, çalışırken bir tatmin hissi veren makineler şimdi nerede?
Arabaları ele alalım.
Her yerine ucuz olduğu için kamera ve ekran doldurulmuş, sürücüyle bağı kopmuş, hepsi fabrikadan hatalı gelen tatsız arabalar.
Benim arabamın ortasında dev bir ekran var. Soğuk havalarda tepki süresi çok uzuyor. Tek bir hamleyle, sadece dokunarak, dikkati yoldan ayırmadan yapılabilmesi gereken havalandırma kontrolleri o ekrandaki yazılım menüsünün içinde bir yerlerde saklı.
O dev ekran telefonumu ele geçirmek istiyor. Verilerimi almak, her yere göndermek istiyor daima. Huzur vermiyor.
Bir de tam karşımda, direksiyonun arkasında dev bir dikdörtgen ekran var. Grafik arayüz tasarımı kötü. İşletimi yavaş. O dikdörtgen ekran iyi görünsün diye direksiyon da dikdörtgene evrilmiş. Bir hata bir hatayla kapatılmaya çalışılarak bir salgın hastalık başlatılmış adeta.
Bir de o kötü ekranların arkasında gizlenen boğucu sürüş kontrol yazılımı var. Sürekli bir yere çarpacağımı zannedip kendi kendine sert fren yapıyor. Daima bir sebepten sesli ve görsel alarm veriyor. O yazılımın derinliklerinde saklı klimayı ayarlamaya çalışıyorum, "dikkatin dağınık" diye beni uyarıyor. Park ederken çıldırıyor. "Çarpacaksın" diyor. Yağmur sensörlü silecek mekanizması asla doğru zamanda ve doğru hızda çalışmıyor. Bu yazılım her şeyiyle, arabaya musallat olmuş bir kötü ruh gibi, karabasan gibi sürücüyü boğuyor. Yoruyor.
...Ama böyle her şey daha az maliyetli oluyor.
Gel gör ki o arabanın üreticisi de batıyor. Çünkü önemsemiyor. Tasarlamıyor. Kopyalayarak takip ediyor.
Bazı müstesna üreticiler olması gerekeni yapmaya başladı. Örneğin Ferrari, bir süredir modernlik(!) ve maliyet nedeniyle direksiyondan kaldırmış olduğu fiziki düğmeleri geri getirdi. Hemzemin dokunaçlı düğmeleri kaldırma kararı aldı. Pazarlama başkanı Enrico Galliera fiziki düğme ve tamburaları kaldırmanın bir tasarım hatası olduğunu açık yüreklilikle beyan ediyor.
İş gören iyi bir makineyi kullanmanın zevkini, tatminini; böylesine nitelikli tasarım ve mühendislik eserleri üretmenin getirdiği doygunluk duygusunu bilen bilir. Biz mühendisleri besleyen ana damar bu olmalıdır.
Hal böyleyken, bir de sanki mühendislik ve teknoloji tarafında zaten her konu çözümlenmiş, mevzu bütçe planlama ve satın alma noktasına indirgenmişçesine bazıları "yapay zeka teknik değil, kültürel bir dönüşümdür" söylemiyle öne çıkıyor. Bu hoş bir propaganda cümlesi. Hayattaki birçok şey gibi yapay zeka da son derece teknik bir konu. Aspirin de teknik bir konu, rakı da, köprü de, uçak da, ekmek de, modem de, hatta cetvel de, kalem de teknik bir konu. Hepsi ancak uygun teknik ve beceri ile hayata alınabilecek konular. Teknik olgunluk, kullanılabilirlik ve sağlamlık ile ürünleştirme tamamlanıp da insanlar gündelik hayatlarında kullandıkça bir kültür konusu haline geliyorlar. Kültür, tekrar edebilen süreçlerin oluşturduğu bilgi birikimidir. Eşyanın doğasına bağlı kalarak söylem geliştirmek propagandadan daha sağlıklıdır.
Erişebilmek, kullanabilmek, "ödül aldım" demek istiyoruz. Tasarlamıyoruz.
Mesela, bir insan kaynakları yöneticisi övünerek "işe alımda tamamen yapay zeka kullanıyoruz" demeci veriyor. Bu sözü ve altında yatan fikri devam ettirelim...
İşe alım müdürü makine ise, işe aldıktan sonra kişiyi yönetecek müdür de makine olabilir. Dolayısıyla, o müdürün müdürü de makine olmalıdır. Makinenin makineye müdürlük yapması mantıklı olmayacağından işe alınan kişi ile patron arasındaki bütün müdür görevleri tek bir makinede etkin biçimde toplanmalıdır. Bu manzarada işe alınan kişi asla müdür olamayacaktır. Ancak kendine iş kurup patron olursa insani bir yaşam sürebilir, aksi halde makine yönetiminde bir tahakküm düzeninde köleleşir. Ta ki yerini bir makineye kaptırana dek. Bu resimdeki tek insan patrondur. Peki patron kimdir? Ya da bu düzeni dayatarak kim patron olmayı hayal etmektedir? Düşünmeye değer...
Bunun ötesinde, insanlar soysal zekaya da sahiptir. Sosyal sistemler kurarak inanılmaz bir adaptasyon sağlarlar. Hayatta belli sınırlara maruz kalınan durumlarda hep olması gereken şekli alır, verilmesi gereken tepkiyi varoluşsal bir güdüyle verirler. Arama motorlarına karşı web sitelerinin tasarımının neye dönüştüğünü, CV okuma makinelerine karşı CV biçimlerinin ve iş başvuru davranış kalıplarının neye dönüştüğünü, arabalardaki güvenlik yazılımlarına karşı sürücülerin nasıl atlatma yöntemleri geliştirdiklerini, "like" odaklı sosyal medya akış algoritmalarına karşı beğenmenin anlamının neye dönüştüğünü gözünüzün önüne getirin. Doğal olmayana, akıcı olmayana karşı geliştirilen hal ve şekiller genelde bir dejenerasyon olarak beliriyor. İnsanlık daha iyi bir yere gitmiyor.
Neticede, özenerek ve övünerek devreye alınan yapay zekalı otonom mülakat robotu derin bir düşünce, üst düzey bir tasarım unsuru taşımıyor ve uzun vadeli bir mutluluk resmine hizmet edemiyor.
Peki ne işe yarıyor?
"Ben de" dedirtiyor.
Ben de diyorum ki yapay zeka bilgisayar biliminden evvel, bilişsel mekanizmalar ve felsefeyle derinden ilgilidir. Gündelik hayat derdindeki ortalama birey ise, insanın doğası da dahil olmak üzere, üst seviye bilişsel mekanizmalara ilgi duymaz. Bu nedenle, yapay zeka arenasında popülist hevesler ve inançlar dışında net bir çözüm henüz ortaya konulamıyor. Çalışan kısımlar da yozlaşmaya neden oluyor. Esasen, benim düşünceme göre, hayattan bağımsız bir zeka tanımı olamaz. Zeka, özellikle sosyallik bağlamında hayatta kalmaya hizmet eden bir aygıttır. Dolayısıyla, yapay hayat ve vücutlaşmayı ortaya koyan bir tekniğin icrasından sonra yapay zeka o yapay bünyede gerekirse belirecektir. Bunun dışındaki denemeler bazı sınırlı otomatlar olarak kalacaktır. Özünde, "ajan ajan" denilen, yaşayandır. "Agency" 3 özellikle mümkündür: Yönelim (intention), bağımsızlık (autonomy), özgürlük (freedom). Tanıdık geliyordur: Özgün bir yaşam. Yapay ve özgün bir yaşam ile gelecek yapay zeka.
Fakat bu bir rönesans mı olacak, "kıyamet alameti" mi ancak yaşadığımızda bileceğiz.
</dur>
Sen
Güç
Daha önce, yazarken çok keyif aldığım bir paylaşımımda bahsetmiştim: İlham verilen değil alınan bir şeydir. Hayata kendimizi besleyen bir açıdan baktığımız her an, her yerde bir modern zaman kahramanına rastlamak mümkün olabiliyor. Klişelerin ötesinde, efsaneleştirilmiş meşhur karakterlerden ayrı, herkes kadar yakın, her an dokunabileceğiniz insanlar bir anda sizi büyütebiliyor.
Yine daha önce yakınmıştım, sanki artık her şey biraz daha hassas ve fazlasıyla kırılgan demiştim. Bir bakıştan, bir sözden, havadan, masadan, bilgisayardan, yoldan, binadan, neredeyse her an boğulmak üzere nefesini tutmuş bekleyen, yıkılmaya dünden razı birileri...
Güç.
Güç nereden gelir?
Yaşım ilerliyor, ama halimden şimdilik memnunum. Sırf en iyi zamanında canlı NBA izlemiş olmak için bile bu yaşta olmaya değerdi. Jordan'ı oynarken izledim... GOAT! Onun meşhur "flu game" performansı vardır. Yaklaşık 40 derece ateşle oynayıp 38 sayı atmıştı 1997 NBA final serisi 5. maçta. Gücü nereden gelmişti?
Korona salgını bitti, hayat eski güzel günlere döndü. Maskeler, aşılar yok. Kapanma yok. Ofislere gidiliyor, yollara düşülüyor. Birçok insan bu durumla daimi mücadele halinde. Her gün bir trajedi(!).
Uğrak mekanım olan bir kahveci var. Genç bir barista çalışıyor. Hem okuyor, hem çalışıyor. Birkaç gün önce gördüm, alnı şişmiş. Biraz da morarmış. Ne olduğunu sordum. Meğer bir önceki gün yük gemisiyle çarpışan Üsküdar motorundaymış. Sarsıntıyla sandalyesinden fırlayıp karşısındaki direğe vurmuş başını. Kaza sonrası tomografi filan çekilmiş, "iyisin ama bugün uyuma" demişler. Ertesi gün kalkmış dükkana gelmiş. "Neden geldin, dinlenseydin bugün" dedim. "Burada işim var" dedi. Gücü nereden buldu?
Bir üst düzey yönetici tanıyorum. Büyük bir şirkette yıllardır başarıyla görev başında. Fark yaratan biri. Kanser tedavisi görürken neredeyse işten hiç kopmadı. Toplantılar, ziyaretler, ürün lansmanları... Tamamen iyileşti artık ama bu gıpta edilecek gücü ve dayanıklılığı nederen geldi?
Yaklaşık 25 yıllık arkadaşım var. Kadın. Meme kanseri atlattı, radyo terapi görüyor 1 aydır. Her gün Marmaray ve metro kullanarak Levent'teki işine gelip, akşam da aynı yolla geri gitti. O dönemde bunu yapması için bir zorunluluk da yoktu. Kendini kariyeriyle tanımlayan, herkesin bir kalıba sokmaya bayıldığı "işkolik beyaz yakalı" etiketi de yoktur. Gücünün kaynağı neydi?
Bir güvenlik görevlisi var. Yirmili yaşlarında. Gözleri parlıyor her sabah. Geçen Cuma ayak üstü sohbet ettik. "Hafta sonu 2 gün VIP yakın koruma görevim var" dedi. "Zaten işiniz ağır, bir de hafta sonu yorgunluk olacak" dedim. "Hayır hayır, ben yorulmam" dedi. "Nasıl oluyor?" dedim. "Seviyorum çünkü" dedi :) Belli ki gücü sevgisindeydi.
Ve tabi ki Mustafa Kemal Atatük... Gazi! Sakarya Meydan Savaşı'nı kırık kaburga ile yönetti. Dünya savaş tarihine geçti bu muharebe. Tarihteki en uzun süren meydan savaşı. "Gücü nereden geldi" demeyeceğim çünkü 1914 yılında yazdığı Zabit ve Kumandan ile Hasbihal adlı kitabında bir orduyu yaşatan güç ve ruh hakkında düşüncelerini belirtmiş:
"Kuşkusuzdur ki bir orduyu meydana getiren genellikle her birey, canlı bir makinenin canlı unsurları, parçalarıdır. Bu makineyi işleten, her unsurunu, her paçasını harekete geçiren araç, buharla işleyen motorlar değildir. O işletme aracı, ordu makinesini oluşturan canlı unsurların beyinlerindeki kuvvet ve kanlarındaki ruhtur. Bu beyinlerde ve bu kanlarda, gereken akım kuvveti ve hızı bulunmazsa makine durur ve başka hiçbir kuvvet onu işletemez. Böyle bir makinenin yeniden çalıştırılması için herhangi bir veya birkaç makinistin sanat ustalığı da yetmez ve bu işi üzerine alamaz. Çünkü bu uyuşuk beyinlerden ve durgun kanlardan oluşmuş yığınlar taş, demir ve odun yığınlarından daha hareketsiz ve daha ağırdır."
Beyinlerdeki kuvvet ve kanlardaki ruh...
İlk bakışta bir birine benzemeyen; bambaşka sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda hayat süren ve aynı zamanda benim hayatımda yer etmiş insanlardan bahsettim. Güçlü insanlar. Benzer bir ruh var kanlarında.
Hayatım bu insanlarla güzel.
Silo
Gerçekten de iş hayatı birçok klişeleşmiş benzetme ve etiketlemeye boğulmuş durumda. Öyle ifadeler var ki sadece iş hayatında kullanım sahası bulabilmiş, hayatın esas zenginliği içerisinde hiçbir bağlama oturmuyor ve oldukça sığ kalıyor. "Siloları yıkmak" bu kalıplaşmış laflardan biri.
Hayatında silo görmemiş, silo inşa etmenin inceliklerinden bihaber, silonun faydalarını hiç düşünmemiş niceleri, siloları yıkmanızı öğütlemiştir eminim sizlere de... İş hayatının derin düşünmeye muhalif, her olguyu bir kapsül gibi yaygın biçimde, her tarafa tatbik etme eğilimi ve yarattığı zihinsel kısırlık mücadele etmemiz gereken bir şey bence. Ayrıca, ben genel olarak her şeyi mukayese veya benzetme ile tarif etme yöntemini çok ilkel buluyorum.
Gelin, silolara biraz yakından bakalım.
Silolar tarım, gıda, kimya ve yapı sektörleri için son derece hayati saklama üniteleridir. Barındıracakları maddenin doğasına göre özel izolasyon, statik, havalandırma, direnç, yükleme ve boşaltma karakteristiklerine sahip olmaları gerekir. Farklı silo üniteleri arasında materyal transferini sağlayabilmek adına oldukça iyi tasarlanmış aktarım mekanizmaları ve güç üniteleri ile desteklenirler. Optimum maliyetle maksimum materyali saklama ihtiyacını karşılayabilmek için özel geometrileri olmalıdır. Üstelik, silolar sadece pasif depolama amacıyla değil, bir fabrikada üretim sürecine entegre bekletme, biriktirme veya aktarma istasyonu olarak da konumlandırılabilirler.
Uzun lafın kısası, silolar olmasa birçok endüstrinin dengesi bozulur, bazıları da yok olur. İyi bir silo ortaya koyabilmek için malzeme bilimi, kimya, iklimlendirme, inşaat ve süreç mühendisliği gibi alanlarda beceriye sahip olmak gerekir. Yani, anlamadan, bilmeden siloları yıkarsanız başınıza kötü şeyler gelebilir.
Silolara direkt savaş açan kişiler, silo derken işletmelerdeki departmanları kastediyorlar. Oysa departmanlaşma salt negatif bir anlama gelemez. Aksine, modüler tasarımın ve kontrollü otonominin bir yansımasıdır. Bir bakış açısıyla, düzeni, yapısallığı ve hiyerarşiyi temsil ederler.
Medeniyet düzen, yapısallık ve hiyerarşi üzerinde kurulmuştur. Örneğin, hayat ağacı diye betimlenen olgu insanın kaosa karşı kutsadığı yapısal hiyerarşiyi temsil eder. Kökler, ana gövde, dallar, alt dallar, yapraklar ve bu düzende yer altından göğün en yüksek mertebelerine yükselme...
Görüldüğü üzere, bir konuya yakından bakmadan ve derinlemesine akıl yürütmeden bir takım kalıp düşüncelerin izinde yol almak son derece sağlıksız bir tutum.
Bir de Conway kanunu var. Ünlü bilgisayar bilimci Melvin Conway 1960'larda ortaya koymuş bu kanunu. Conway özetle diyor ki bir organizasyonun tasarladığı sistem o organizasyonun içsel iletişim yapısının bir kopyasıdır. Bu öylesine geçerli bir içgörü ki daha ortada yazılım mühendisliği disiplini yokken böylesine bir ilişkiyi sarsılmaz bir kesinlikte tespit etmek ve devamında bu yaklaşımın empirik olarak defalarca teyit edilmiş olması inanılmaz. Bugün dahi "domain driven design" yaklaşımında anti-Conway manevraları önerilmektedir. Tabi ki Conway'in zamanında işletmeler yazılım sistemleri üretiyordu, yani tanımlayan ve baskın olan taraf organizasyon idi. Şimdilerde neredeyse işletmeler yazılım tarafından tanımlanır vaziyette. Şirketlerin yapısı bilgisayar sistemlerine o kadar bağlı ki şirkete ait yazılım sistemlerini ayakta tutabilmek adına organizasyonun orijinal yapısında yer almayan birçok departman teşkil ediliyor. Bu tersine dinamikte, Conway kanunu nasıl ele alınmalı diye düşünmekte fayda var ama bu başka bir yazının konusu olabilecek kadar büyük bir başlık. Neticede, Conway kanununu hesaba katmadan siloları yıkarsanız, yazılım sisteminiz de yıkılabilir ve herhangi bir "anti-corruption-layer" sizi kurtaramaz.
Vasat bir var oluş için kalıplar iyi birer kılavuz olabilir. Fakat, amacınız zengin ve özgün bir yaşam sürmekse, siloları hemen yıkmayın, önce bir inceleyin.
Daha iyisini beceremeyecekseniz dokunmayın.
Yorulsanız Bile
Tarih 26 Ağustos oldu yine... Büyük Taarruz 103 sene önce bugün başladı. Böyle özel milli günler ve haftalarda Atatürk'ün kaleminden çıkmış veya direkt kendisi tarafından yapılmış konuşmaların derlendiği kitapları okuyup düşünmeye özen gösteriyorum.
Bu dönemde de Can Yayınları'ndan çıkmış iki eseri okudum: Biri "Yorulsanız Bile", diğeri de "Mütarekeden Zafere". İki kitapta da Atatürk'ün yaptığı konuşmalar kronolojik olarak derlenmiş.
Atatürk, söz söylemekte çok yetkin bir lider. Bu iki kitapta yer alan birçok konuşması ilham verici, net ve etkili ama Yorulsanız Bile adlı kitabın 75. sayfasında bir tanesi var ki birçok açıdan beni derinden etkiledi ve buraya not düşmek istedim. Bu konuşmayı Atatürk, 27 Ocak 1923 tarihinde, henüz vefat etmiş olan annesinin İzmir'deki mezarı başında yapmış. Bir oğul, bir asker, bir devlet adamı ve bir idealist lider perspektiflerinden, konuşmayı yaptığı döneme, ve geleceğe dair ibret dolu ve duygu yüklü sözler:
Annem Bu Toprağın Altında
Zavallı validem, bedenini bütün millet için ideal olan İzmir'in kutsal topraklarına bırakmış bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm yaradılışın en tabii kanunudur. Fakat, böyle olmakla beraber bazen ne hüzünlü görünümler arz eder. Burada yatan validem, zulmün, zorun bütün milleti felaket uçurumuna götüren bir keyfi idarenin kurbanı olmuştur. Açıklamama müsade buyurursanız, ıstıraplı hayatının bariz birkaç noktasını arz edeyim. Abdülhamit devrindeydi, 1905 tarihinde okuldan henüz kurmay yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat, bu adım hayata değil, zindana denk geldi. Hakikaten bir gün beni aldılar ve baskıcı idarenin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. Validem, bundan ancak hapisten çıktıktan haberdar olabildi. Ve derhal beni görmekte acele etti. İstanbul'a geldi. Fakat, orada kendisiyle ancak 3-5 gün görşmek nasip oldu. Çünkü tekrar baskıcı idarenin hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgahımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Beni sürgüne götürecek olan vapura bindirilirken benimle görüşmekten men edilen validem göz yaşlarıyla Sirkeci rıhtımında hüzün içinde terk edilmiş bulunuyordu. Sürgünde geçirdiğim tehlikeler onun hayatını ıstıraplar ve göz yaşları içinde geçirmiştir.
Başka bir nokta daha: Mütareke zamanında Anadolu'ya geçtiğim zaman, validemi ıstırap içinde İstanbul'da bırakmak zounda kalmıştım. Yanıma kendisinin kattığı bir adamım vardı. Bunu Erzurum'dan İstanbul'a gönderdiğim zaman. Validem bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberdar olduğu dakikada, benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının infaz edildiğini sanmış ve bu yüzden felç geçirmişti. Ondan sonra, bütün mücadele seneleri onun hayatını elem, ıstırap içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümtinin ve bütün düşmanların daima baskı ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgahı bin türlü sebep ve vesilelerle basılır ve aranır, kendisi rahatsız edilirdi. Validem üç buçuk senelik bütün gece ve gündüzlerini göz yaşları içinde geçirdi. Bu göz yaşları ona gözlerini kaybettirdi. Nihayet, pek yakın zamanda onu İstanbul'dan kurtarabildim. Ona kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüştü, yalnız manen yaşıyordu.
Validemin vefatından şüphesiz çok üzgünüm. Ancak, bu üzüntümü gideren ve beni rahatlatan bir şey var ki, o da vatanı yok edip harabe haline getiren idarenin artık bir daha geri dönmemek üzere tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olduğunu görmektir. Valide hanım bu toprakların altında yatıyor ama milli egemenlik ilelebet yaşayacak. Beni teselli eden en büyük güç budur. Evet, milli egemenlik sonsuza kadar devam edecektir. Valide hanımın ruhu ve tüm atalarımızın ruhu önünde, onlara verdiğim vicdan yemini ile tekrar ediyorum. Valide hanımın mezarının önünde ve Allah'ın huzurunda yemin ederim ki, bu kadar kan dökerek milletin kazandığı ve kesinleştirdiği egemenliği korumak ve savunmak için gerekirse, onun yanına gitmkte asla tereddüt etmeyceğim. Milli egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olacaktır.
Eski Çamlar
Geçen ay meşhur bir "Data & Analytics" etkinliğine katıldım. Aşağı yukarı yer aldığım her seansta yapay zekadan bahsedildi. Yapay zekaya dair en çok yönetişim faktörleri hakkında konuşuldu. Hangi kullanım türlerini nasıl devreye almak lazım, yönetim kurullarına bu işleri nasıl sunmak lazım başlıkları da boldu. "Don't boil the ocean" en çok kullanılan deyimdi. "Her şeyi hemen yapmaya kalkma, büyük düşün küçük adımlarla başla" denildi... Diğer bir yapay zeka sloganı ise "trust" idi. Yapay zeka yazılımlarına dair öngörülemezlik bu işin çözülemeyen bir parçası olduğundan, denetleme değil, güvene dayalı ilerleme önerildi. Sektörde pek yerini bulamamış olsa da Chief Data & Analytics Officer (CDAO) rollerinde yer alanlar ne yapmalı, nasıl yapmalı değerlendirmelerine yer verildi. Data, bahsetmesi nispeten kolay ve temel bir kavram olduğundan "AI-ready Data" etiketiyle veri kalitesi ve yapay zeka ilişkisi güçlü bir şekilde kuruldu. Fakat, analitik biraz öksüz kaldı. "Traditional AI" filan diyerek analitik işlere yapay zeka denilmeye çalışıldı ama pek tutmadı. Bizde bir laf vardır "eski çamlar bardak oldu" denir... Gözlemlediğim kadarıyla, eski analitikler de yapay zeka olmuş :) Ama tam da olamamış...
Bu dejenerasyona birkaç farklı yazımda da değinmiştim. Yapay zeka, analitik, daha öncesinde veri madenciliği, onun da öncesinde iş zekası ve en temelde bilgisayar bilimi konuları hakkında kafalar karışık. Bilgi eksikliği ve sektörde yer edinme çabasıyla ayağı yere basmayan, ticari modelden yoksun hikayeleştirmeler üzerinden yaygın iletişim yapılıyor. Sıklıkla klasik hesaplama görevlerine yapay zeka denildiğine şahit oluyorum: "Ambara kaç kilo malzeme koyacağımıza yapay zeka ile karar verdik", "Satış hedeflerini yapay zeka ile veriyoruz", "Müşteri segmentlerini yapay zeka ile belirledik" vb. sözler dile getiriliyor.
Bu yazıda yapay zeka nedir, akademik taksonomide yeri nerededir, analitikten farkı nedir gibi tanımlamalara girmeyeceğim ama şunu belirtmekte fayda görüyorum: Bugünlerde yapay zeka ile ilgili yaklaşım ve ürün geliştirme faaliyetleri dünyada 4-5 büyük firma tarafından ve akademik disiplinden kopuk, puslu bir şekilde ilerliyor. Bunun farkında olmamız lazım. Bilişim tarihine baktığımızda bu bir ilk. Bu alandaki temel adımlar hep açık, akademik yanı güçlü, erişilebilir ve irdelenebilir bir nitelikteydi. Devlet girişimi de olsa, özel sektör girişimleri de olsa teknik spesifikasyonlar hep açıktı ve bir standartlaşma mantığı hakimdi. İlk işletim sistemleri, bilgisayar mimarileri, işlemci yapıları, kullanıcı etkileşim modelleri, veri tabanları, programlama dillerine bakıldığında bu makul yaklaşımın izi daima sürülebilir. Yapay zeka alanında, tarihte ilk kez en ileri çalışmalar üniversiteler dışlanarak yürütülüyor. Her şey ticari ve politik, dijital egemenlik kurmaya odaklı. Bir yerlerde daima belirsizlik ve kapalı kutular var. Standartlaşma yok. Bununla beraber, her şeyden haberi var gibi davranan büyükçe bir kitle var. Bu tezat ile makul bir istikamete varmak çok zor...
Ticari Unix işletim sistemi ve kaynak kodu kapalı yazılım lisanslaması tutumuna karşı tepki olarak özgür yazılım akımı başlamıştı ve yıllar içinde zenginleşerek kendine azımsanamayacak ölçüde yer buldu. Fakat, o zamanlar bir yetenekli ekip veya bir kişi azim gösterip işletim sistemi, compiler, editör, driver vb. geliştirebiliyordu. Bu tarz bir özgürlükçü bireysel tutumun yapay zeka alanında boy göstermesi çok zor çünkü ihtiyaç duyulan veri miktarı, donanım gücü ve enerji miktarı bireysel ölçeğin çok ötesinde. Belki akademi tarafından çok daha etkin bir yapay zeka yaklaşımı ortaya konulabilirse özgürleşme kapısı bir nebze aralanabilir.
Dolayısıyla, bilimselliğin ticari arzuların gerisinde kaldığı tekinsiz bir zeminde yapay zeka değerlendirmeleri yapmaya çalışıyoruz. Bu konularda hizmet ve teknoloji sunan firmalar da bu eksende çok yoğun propaganda yapıyorlar. Her yöneticide bir "geride kaldık" tedirginliği var. Acilen bir yapay zeka üretimi yapmak isteniyor.
Sektör liderlerine tavsiyem, tarihi boyunca kavram ve sunum dosyası üretmiş firmalardan kavram ve sunum almaları, yazılım/donanım üretmiş firmalardan yazılım/donanım almaları ve ticari kar sağlayacak özgün rotaya bağımsızca karar vermeleri. Mevcut durumda sunum ve kavram üretmekte mahir firmalar teknoloji, teknoloji firmaları hukuki yaklaşım, hukuk firmaları da yapay zeka konusunda felsefe üretmeye meyilli. Dedim ya kafalar karışık.
Kendini ispatlamış 3 üretken
yapay zeka vakası biliyorum: (i) müşteri destek hizmetleri (Service
Now), (ii) akıllı doküman uyarlamaları (JP Morgan), (iii) yazılım
geliştirme asistanı (Intuit). Bilgimin kaynağı Evangelos Simoudis.
Somutlaştırmadan, yaklaşımın başarısını ispat etmeden basit analitik ve
iş zekası uygulamaları, bazen de birinci seviyeden mantık yürütme ve
aritmetik ile çözülecek birçok problemi yapay zeka ile çözüyoruz demek
ve yapay zekaya mistik bir anlam yüklemek bence pek doğru değil.
- Yapay zeka çok disiplinli bir alandır ama neticede, çalışan hali bir yazılım sistemidir. Yazılım mühendislerinin aktifleşmesi gerek. Çok sessizler. İşlem otonomisi, etkileşim tasarımı, hesaplama teknikleri, bilgi teorisi ve yeni bilgi temsil şekilleri ortaya koyma açılarından yapay zeka alanında bilgisayar mühendislerine çok iş düşüyor.
- Analitik, "demokratikleşmiş", iş zekası gibi zaman içinde tabana inmiş bir kavramdır. Her iş kolu bağımsız analitik görev yürütebilmelidir. Bilgi teknolojileri bölümleri bu amaca hizmet edecek kaliteli veri ve kullanması kolay analitik platformları iş kollarına sunabilmelidir. Veriye dayalı her fikir saatler mertebesinde iş kolları tarafından test edilebilmeli, uygunsa devreye alınabilmelidir. Teknolojik altyapı bu çevikliği destekler nitelikte olmalıdır.
- Veri bilimi, tanımı itibarıyla çokça sorgulanan bir dal olarak belirmişti. Her kurumun ve otoritenin kendine has bir veri bilimi Venn diyagramı vardı. Neticede bu ekipler kuruldu, gelişti... Başta her yönetici "PhD arakadaşlarla bomba gibi ekip kurduk" diye yola çıktılar. Bu arkadaşlar genelde Python programlama dili ile kısa kodlar yazıp meşhur birkaç library kullandılar. Daha net olmak gerekirse, neredeyse hepsi xgboost ve lightgbm ile iş kollarının verdikleri target değişken için en iyi Gini katsayısını yakalamaya çalıştı. "Gini fetişi" diyordu tanıdığım bir CDAO bu duruma. Bir bilgi sisteminin temel taşı olan özgün veri yapısı tasarımı hiç hayata alınamadı. Çok kolonlu, "flat", değişken kümeleriyle ilerlendi. Uzatmayayım, veri bilimi çabaları mantıksal temellendirme, planlama ve stratejik karar otomasyonları alanlarında hayal edildiği ölçüde başarılı olamadı. Zaten belli bir sınırın geçilemeyeceğine dair teorik çerçeveler hep vardı ama bugün yapay zeka için yaratılmış mistik tutum o zamanlar da veri bilimi için yaratılmıştı. Korona salgını esnasında zaman serisi verileri üzerinden salgının bitme zamanını tahmin çabalarını ve yaşanan hüsranı hatırlayın. Evreni deterministik bir düzende işliyor sanarak veriye sahip olanın geleceği bileceği inancına kapılmaktan kaynaklı bir durum. Felsefi niteliği bir yana, günümüzde, ortamda kaliteli veri var ise veri bilimi faaliyetleri teknik olarak tümüyle otomasyona alınabiliyor. Bu konuda birçok başarılı ticari ürün var. Diğer yandan, şu sıralar kimse veri biliminden bahsetmiyor, herkes yapay zekaya yöneldi. Oysa yapay zeka, veri biliminin devamı veya ilerlemiş hali değildir.
- "Yazılım artık makineler tarafından yapılıyor" inancına sahip birçok yeni mezun bilgisayar mühendisine rastlamaya başladım. Kodu yazılım sanıyorlar. Bu noktada öğretim üyelerine büyük iş düşüyor. Yenilikçi bilgi sistemleri üretebilecek kalibrede bir zihin yapısına dönülmesi gerek. Bugünlerde veri, bilgi sistemi, yazılım, yapay zeka vb. birbirinden bağımsız kavramlarmışçasına bir güdülenme var ve bence hatalı. Hiç kimse her şeyi bilemez ama bilişim tarihini iyi anlatmak ve ilişkilerin doğru kurulmasını sağlamak bir çıkış yöntemi olabilir.
- Üretken yapay zeka kullanarak kod üreten ve bu yaklaşımla profesyonel yazılım mühendisliği yapabileceğini sanan, bazı mesleki yeterlilik sınavlarında dahi bu davranışı sergileyen kurnaz ve dar görüşlü bir kitle türedi ve sayıları hızla artıyor. Yazılım ürünleri üzerinden ticari faaliyet yürüten kurumların bu kitleye karşı dirençli yöntemler geliştirmesi gerek.
Yine hiçbir şeyi beğenmeyip, her şeye bir kulp takmış gibi bir tutum sergiledim ama bunu daha önceki bir yazımda izah etmiştim: Ben ÖYS neslinden bir fen liseliyim. Seçenekler arasından en uygununa razı olmak bizim anlayışımıza ters düşüyor. Bizde formül ezberlemek yok. Temeli öğrenip formülleri her seferinde baştan türetebilmek üzerine eğitildik. Biz önce soruya bakarız enine boyuna, ve gerekirse "bu soru yanlış" deriz. Kalemi atarız, sonuçlarına da katlanırız :)







