Kral

 

Kral Hatuşili III ve Kraliçe Puduhepa, MÖ 1275-1250

Bu yazımda sizlerle yakın zamanda okuduğum Baltasar Gracian tarafından 1647 yılında yazılmış olan Akıllı Davranma Sanatı adlı kitaptan alıntılar paylaşmak ve bu eksende fikirlerimi sizlere sunmak istiyorum. Kitap, daha iyi bir insan olmak ve tatminkar bir yaşam sürmek için 300 tane öğüt içeriyor. Avrupa kültür hayatında önemli bir yere sahip olan bu eser, Arthur Schopenhauer ve Friedrich Nietzsche tarafından da referans alınmış zaman zaman. Bugünden geriye bakıldığında eleştirilecek noktaları var tabi ama faydalanmak üzere bir bakış açısıyla yaklaşıldığında oldukça besleyici bir eser bence. Bu kitabı, 1528 yılında Baldassare Castiglione'nin yazdığı The Book of the Courtier ve 1532 tarihli, ünlü Niccolo Macchiavelli kitabı Prens ile beraber ele alıp, mukayeseli bir tarzda okumak çok güçlü bir perspektif verecektir.

Eski bir makalemde zamanın çevik yönetim yaklaşımları tarafından normalleştirilen, teşvik edilen, hatta öğrenmenin bir ön koşulu sayılan hata yapmaya dair bir eleştiri yapmıştım. Gracian'ın aşağıdaki sözlerinin bu eleştirimi teyit eder nitelikte olması beni memnun etti:    

Yüz kere kazanmaya değil, hiç kaybetmemeye özen gösterin

Parlayan güneşe hiç kimse bakmaz, herkes tutulduğu zaman bakar. Halk her zaman doğru giden şeyleri değil, yanlış olanları dikkate alır. Kötü haber alkışlardan daha uzağa yayılır. Çoğu insanın adı yanlış yola sapana kadar duyulmaz; bir insanın tüm başarıları bir araya gelse bile bunlar onun küçücük bir lekesini silmeye yetmez. Hataya düşmekten bu nedenle sakının, çünkü kötü niyet her hatayı görür, hiçbir başarıyı görmez.

Bu konuya iki şekilde yaklaşmam olanaklı: Ya zihin yapısı 17. yüzyıl ortalarında kalmış antika biriyim, ya da hata yapma konusundaki yargılarım kökleri klasik referanslara dayanan nitelikte güçlü. Zaman gösterecektir.

Aşağıdaki diğer Gracian alıntıları ise makam sahibi, üstün nitelikli insan tarifi yapmaya çalışıyor. Medeniyetimizde bu arketipe kral diyoruz. Tabi ki her dönemde, coğrafyada ve tarihsel bağlamda farklı adlarla anılıyor bu kişiler ama ben kapsayıcı bir kavram olarak gücü ve üstünlükleri bünyesinde barındıran şahsiyete kral diyerek konuyu sadeleştirmeyi tercih ettim. Okuyalım:  

Kişisel yeteneklerin makamının gerektirdiğinin üzerinde olmalıdır

Bunun tersi olmamalıdır. Kişinin bulunduğu makam ne kadar yüksek olursa olsun, kişi ondan daha yüksek olduğunu göstermelidir. Gerçek yetenek ulaşılan her yeni aşamada büyümeye ve parlamaya devam eder. Kişisel yetenekleri işinin gerektirdiğinin üzerinde olmayanlar çok geçmeden ezilir [sorumlulukların yükünü taşıyamaz noktaya gelir] ve sonunda dayanma gücünü kaybedip görevleri ve itibarı tarafından yıkılır. Büyük Augustus prens olmaktan çok daha adil, daha erdemli biri olmakla övünürdü. Kişinin görevinin yükünü ve makamının ağırlığını taşıyabilmesi için gereken şey, yüksek bir asalete ve dengeli bir özgüvene sahip olmaktır.

Üstün nitelikli olmak için 3 temel şeye sahip olmak gerekir

Bir insanın 'üstün nitelikli' olması için doğuştan gelen 3 temel armağana sahip olması gerekir: Verimli bir zeka, güçlü muhakeme yeteneği ve hayata güzellik katan olağanüstü düzeyde iyi bir zevk. Fikirleri iyi biçimlendirmek bir ayrıcalıktır ama daha iyisi doğru akıl yürütmektir. Erdemli kişi, doğru düşünme ve sağlam bir muhamekeme yürütme yeteneğine sahiptir. Zeka fikisel güç gerektirmez; uzun süren yorucu çabalarla değil, hızlı bir kavrayışla öne çıkar. Doğru düşünmek, mantıklı davranışın meyvesidir. Yirmi yaşında irade, otuzunda zeka, kırkında muhakeme egemen olur. Bazı zihinler vaşak gözleri gibi keskin bir gözlemcidir ve karmaşık, muğlak durumlarda daha iyi akıl yürütürüler. Bazı zihinler de her zaman anında en uygun olan seçimi yapar. Bu zihinler sürekli olarak yeni ve doğru fikirler üzetir: Bu doğuştan gelen bir armağandır. Ama tüm hayata tat katan şey iyi bir zek sahibi olmaktır.

Erdemli, ahlaklı, kusursuz bir insan olmak

Erdem tek kelimeyle insanın en yüce değeridir. Bütün mükemmeliyetleri birbirine bağlar ve tüm mutluluğun merkezidir. Kişiyi ölçülü, tedbirli, kurnaz, akıllı, bilge, cesur, denetimli, dürüst, mutlu, övgüye değer, gerçek ve her yönüyle örnek biri yapar. Bunlar insan yaşamındaki en yüce değerlerdir. Erdem insanın küçük dünyasının güneşidir ve bu güneşin ışığını yaydığı alan 'temiz vicdan'dır. Erdem hem insanların, hem de tanrının sevgisine mazhar olan çok değerli bir niteliktir. Sevgiye layık olan tek şey erdem; nefrete layık olan tek şey ise kötülüktür. Gerçek olan şey [yaşamın tek kalıcı değeri] yalnızca erdemdir; onun dışında kalanlar [servet, şöhret, şans ve güç] gelip geçicidir. İnsanın yeteneği ve büyüklüğü iyi şansla değil, erdemle ölçülmelidir. Tek başına erdem yeterlidir. Erdem, kişiyi hayattayken sevilmeye; öldüğünde hatırlanmaya değer kılar.

Bu tarifler üzerine bir ilave yapmak, iş hayatındaki başarı kavramlarıyla ilişkilendirmek, kişisel gelişim reçetelerine bir yenisini eklemek istemiyorum. Sadece, kral ruhu ve gücünü izlemek, düşünmek, tarihte izini sürmek; biraz sessizleşmek niyetindeyim. 

Bu sessizlik içinde, büyük hoca Ekrem Akurgal'dan naklen, milattan önce 17. yüzyılda, Hitit Kralı Hatuşili tarafından yazılmış vasiyeti okuyorum: 

"...Cesedimi yıkat, gerektiği gibi! Beni göğsüne bastır ve göğsünde tutarak toprağa göm."

 Kral sözü.

Hawk

who's gonna be my hawk?
flying in my eyes
scanning the edge of my skies
always escorting my walk
hoarsely screaming, but no talk
my hawk, silently lands
violently claws to bleed my load
under the glowing rays of gold
who is gonna be my hawk?

İspat

 

 
David Gilmour, Pompeii Konseri, 2016

Kuruyoruz. 

Semboller çoğalıyor ama uyaranlar azalıyor.
Gürültü var, duyamıyoruz. 

Yavaş yavaş da değil, son hızla kuruyoruz.

Dostu olmayana hazır sohbet, bilgisi olmayana hazır kültür, becerisi olmayana hazır marifet pazarlanıyor. Çürüyoruz.

Kablolarımızı bir fişe, fişi de en yakındaki prize sokmak ve kurtulmak istiyoruz.
Düğümleniyoruz.

Bağlanıyoruz, bağımızı bilmiyoruz. Köksüzleşiyoruz.

Propaganda yelleriyle savruluyor, köşelerde birikip öbekleşiyoruz.
Karşı köşedekine düşman diyoruz.

Sığlaşıyoruz.

Düşünmüyoruz. Soruyoruz.
Kopyalayıp yapıştırıyor, kurtulmak istiyoruz.

Yapmıyoruz, kombinliyoruz.

Kendimizle övünuyor, boşalıyoruz. 

Bilmiyor, beklentiye giriyoruz.
Bol bol şaşırıyoruz.

Beceremiyor ve küstahlaşıyoruz.

Makinenin içinden Dirac, Euler, Bukowski, Blake, Bach, Gilmour, von Neumann, Darwin, Minsky, Spinoza çıkacak mı diyoruz...
Aptallaşıyoruz.

Çıkmayacak!
İspatı burada: David Gilmour - Live at Pompeii - Comfortably Numb

Bu titreşimlerin ve sözlerin içimizde tetiklediği yüce hissin eşdeğeri o kombinatorik sistemlerden gelmeyecek.

Vasatın vesvesesi uğuldayacak.
Ve olması gereken dinginlik güneş gibi doğacak.

Kuruyoruz...

Elit, hayran bırakan, usta işi bir yazılım sistemi görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki.
Adına prompt denen cümlelerle, başkasına ait yazılımları yamalayarak yarım yamalak çalışan, çalışmaya çalışan yapılar kuruyor. O esnada kuruyoruz.

Amaca değil araca tutuluyoruz.

Rasyonelliğin işe yaradığı zamanlarda biri gelip "Herhangi bir işi kesin olarak yapamayan, içini tam bilemediğimiz; sadece çok spesifik, çok pahalı ve çok ender bulunan, istesek bile hemen alamayacağımız bir bilgisayar üzerinde çalışabilen bir yazılım geliştirdim" dese bu konuda nasıl bir karar verirdik? Hatırlayan var mı?

O duru, kuvvetli, akıcı, iyi tasarlanmış, çalışırken bir tatmin hissi veren makineler şimdi nerede?

Arabaları ele alalım.
Her yerine ucuz olduğu için kamera ve ekran doldurulmuş, sürücüyle bağı kopmuş, hepsi fabrikadan hatalı gelen tatsız arabalar.

Benim arabamın ortasında dev bir ekran var. Soğuk havalarda tepki süresi çok uzuyor. Tek bir hamleyle, sadece dokunarak, dikkati yoldan ayırmadan yapılabilmesi gereken havalandırma kontrolleri o ekrandaki yazılım menüsünün içinde bir yerlerde saklı.

O dev ekran telefonumu ele geçirmek istiyor. Verilerimi almak, her yere göndermek istiyor daima. Huzur vermiyor.

Bir de tam karşımda, direksiyonun arkasında dev bir dikdörtgen ekran var. Grafik arayüz tasarımı kötü. İşletimi yavaş. O dikdörtgen ekran iyi görünsün diye direksiyon da dikdörtgene evrilmiş. Bir hata bir hatayla kapatılmaya çalışılarak bir salgın hastalık başlatılmış adeta.

Bir de o kötü ekranların arkasında gizlenen boğucu sürüş kontrol yazılımı var. Sürekli bir yere çarpacağımı zannedip kendi kendine sert fren yapıyor. Daima bir sebepten sesli ve görsel alarm veriyor. O yazılımın derinliklerinde saklı klimayı ayarlamaya çalışıyorum, "dikkatin dağınık" diye beni uyarıyor. Park ederken çıldırıyor. "Çarpacaksın" diyor. Yağmur sensörlü silecek mekanizması asla doğru zamanda ve doğru hızda çalışmıyor. Bu yazılım her şeyiyle, arabaya musallat olmuş bir kötü ruh gibi, karabasan gibi sürücüyü boğuyor. Yoruyor.

...Ama böyle her şey daha az maliyetli oluyor.

Gel gör ki o arabanın üreticisi de batıyor. Çünkü önemsemiyor. Tasarlamıyor. Kopyalayarak takip ediyor.

Bazı müstesna üreticiler olması gerekeni yapmaya başladı. Örneğin Ferrari, bir süredir modernlik(!) ve maliyet nedeniyle direksiyondan kaldırmış olduğu fiziki düğmeleri geri getirdi. Hemzemin dokunaçlı düğmeleri kaldırma kararı aldı. Pazarlama başkanı Enrico Galliera fiziki düğme ve tamburaları kaldırmanın bir tasarım hatası olduğunu açık yüreklilikle beyan ediyor.

İş gören iyi bir makineyi kullanmanın zevkini, tatminini; böylesine nitelikli tasarım ve mühendislik eserleri üretmenin getirdiği doygunluk duygusunu bilen bilir. Biz mühendisleri besleyen ana damar bu olmalıdır.

Hal böyleyken, bir de sanki mühendislik ve teknoloji tarafında zaten her konu çözümlenmiş, mevzu bütçe planlama ve satın alma noktasına indirgenmişçesine bazıları "yapay zeka teknik değil, kültürel bir dönüşümdür" söylemiyle öne çıkıyor. Bu hoş bir propaganda cümlesi. Hayattaki birçok şey gibi yapay zeka da son derece teknik bir konu. Aspirin de teknik bir konu, rakı da, köprü de, uçak da, ekmek de, modem de, hatta cetvel de, kalem de teknik bir konu. Hepsi ancak uygun teknik ve beceri ile hayata alınabilecek konular. Teknik olgunluk, kullanılabilirlik ve sağlamlık ile ürünleştirme tamamlanıp da insanlar gündelik hayatlarında kullandıkça bir kültür konusu haline geliyorlar. Kültür, tekrar edebilen süreçlerin oluşturduğu bilgi birikimidir. Eşyanın doğasına bağlı kalarak söylem geliştirmek propagandadan daha sağlıklıdır.

Erişebilmek, kullanabilmek, "ödül aldım" demek istiyoruz. Tasarlamıyoruz.

Mesela, bir insan kaynakları yöneticisi övünerek "işe alımda tamamen yapay zeka kullanıyoruz" demeci veriyor. Bu sözü ve altında yatan fikri devam ettirelim...

İşe alım müdürü makine ise, işe aldıktan sonra kişiyi yönetecek müdür de makine olabilir. Dolayısıyla, o müdürün müdürü de makine olmalıdır. Makinenin makineye müdürlük yapması mantıklı olmayacağından işe alınan kişi ile patron arasındaki bütün müdür görevleri tek bir makinede etkin biçimde toplanmalıdır. Bu manzarada işe alınan kişi asla müdür olamayacaktır. Ancak kendine iş kurup patron olursa insani bir yaşam sürebilir, aksi halde makine yönetiminde bir tahakküm düzeninde köleleşir. Ta ki yerini bir makineye kaptırana dek. Bu resimdeki tek insan patrondur. Peki patron kimdir? Ya da bu düzeni dayatarak kim patron olmayı hayal etmektedir? Düşünmeye değer...

Bunun ötesinde, insanlar soysal zekaya da sahiptir. Sosyal sistemler kurarak inanılmaz bir adaptasyon sağlarlar. Hayatta belli sınırlara maruz kalınan durumlarda hep olması gereken şekli alır, verilmesi gereken tepkiyi varoluşsal bir güdüyle verirler. Arama motorlarına karşı web sitelerinin tasarımının neye dönüştüğünü, CV okuma makinelerine karşı CV biçimlerinin ve iş başvuru davranış kalıplarının neye dönüştüğünü, arabalardaki güvenlik yazılımlarına karşı sürücülerin nasıl atlatma yöntemleri geliştirdiklerini, "like" odaklı sosyal medya akış algoritmalarına karşı beğenmenin anlamının neye dönüştüğünü gözünüzün önüne getirin. Doğal olmayana, akıcı olmayana karşı geliştirilen hal ve şekiller genelde bir dejenerasyon olarak beliriyor. İnsanlık daha iyi bir yere gitmiyor.

Neticede, özenerek ve övünerek devreye alınan yapay zekalı otonom mülakat robotu derin bir düşünce, üst düzey bir tasarım unsuru taşımıyor ve uzun vadeli bir mutluluk resmine hizmet edemiyor.
Peki ne işe yarıyor?

"Ben de" dedirtiyor.

Ben de diyorum ki yapay zeka bilgisayar biliminden evvel, bilişsel mekanizmalar ve felsefeyle derinden ilgilidir. Gündelik hayat derdindeki ortalama birey ise, insanın doğası da dahil olmak üzere, üst seviye bilişsel mekanizmalara ilgi duymaz. Bu nedenle, yapay zeka arenasında popülist hevesler ve inançlar dışında net bir çözüm henüz ortaya konulamıyor. Çalışan kısımlar da yozlaşmaya neden oluyor. Esasen, benim düşünceme göre, hayattan bağımsız bir zeka tanımı olamaz. Zeka, özellikle sosyallik bağlamında hayatta kalmaya hizmet eden bir aygıttır. Dolayısıyla, yapay hayat ve vücutlaşmayı ortaya koyan bir tekniğin icrasından sonra yapay zeka o yapay bünyede gerekirse belirecektir. Bunun dışındaki denemeler bazı sınırlı otomatlar olarak kalacaktır. Özünde, "ajan ajan" denilen, yaşayandır. "Agency" 3 özellikle mümkündür: Yönelim (intention), bağımsızlık (autonomy), özgürlük (freedom). Tanıdık geliyordur: Özgün bir yaşam. Yapay ve özgün bir yaşam ile gelecek yapay zeka.

Fakat bu bir rönesans mı olacak, "kıyamet alameti" mi ancak yaşadığımızda bileceğiz.

</dur>

Sen

 
İş hayatının bir türlü ayarı tutturulamayan hitap karmaşasına değinmek istiyorum. Kime ne zaman sen diye hitap etmeli, ne zaman siz demeli?
 
Bu bence kanayan bir yara. Kanamanın sebebi de durumun biraz modern pazarlama ve sosyal medya kültürü, biraz usül bilmezlik, biraz kendini büyük görme/gösterme çabasıyla karışık hallerden ibaret olması.
 
Hayatta sınırlar ve mesafeler daima önemli ve tam da merkezde yer alan bir belirleyiciliktedir bana kalırsa. Bu konuya felsefede dahi önemli bir yer verilmiştir. Sınırı bilemeyen kendini de tanımlayamaz, mesafeyi bilemeyen hayattan zevk alamaz. Sınırlar üzerine iyi bir derleme okumak isterseniz buraya bir göz atmanızı tavsiye ederim.
 
Dikkatimi çeken durumları sırayla arz edeyim:
 
Pazarlama 
Son yıllarda sık sık senli benli mesajlar alıyorum firmalardan. Bana çok itici geliyor. "Seni özledik", "hemen gel ve başla", "uyudun mu?" ve niceleri... Bazıları da birer komut serisi: "Kapakları topla, bakkala götür, hediyeni kap, sen de bizden ol...". Hangi pazarlama ekolü bu dili böylesine piyasaya yaydı bilmiyorum ama bence büyük bir kültür sorunu. Boudrillard ve McLuhan böyle düşünmemişti tahminen :) Zaten üst seviye markaların hiçbiri böyle bir hitapla seslenmiyor müşterilerine, orta-alt markaların uyguladığı bir yöntem. 

İnsan Kaynakları
Bu departmanlar istisnasız her türlü yazılı/sözlü iletişimde, daima senli benli hitabı tercih ediyor son birkaç yıldır. Sanırım, yukarda bahsettiğim kurum-müşteri jargonundan esinlenilmiş bir durum: Çalışanlar iç müşteri kabul edilerek aradaki mesafe sıfırlanmak isteniyor. Zaten neredeyse her firma "biz aileyiz" temasına da bağlı olduğundan ve çekirdek aile içinde de senli benli konuşulduğundan böyle bir yola girilmiş durumda. Eskiden böyle değildi.

Bu durum özellikle iş görüşmelerinde garip bir güç dengesizliği yaratıyor. Örneğin, bir mülakatta aday potansiyel işverene daima siz diye hitap ederken, gencecik insan kaynakları uzmanı başlıyor adayla senli benli konuşmaya... Bu bir samimiyet işaretinden ziyade üstünlük kurmayla karışık bir mesafe bilmezlik gibi geliyor bana.

Bir de insan kaynakları yazılım sistemlerinden gelen, çalışanın ailevi ilişkileri hakkında ön kabullere dayalı bir zeminde yazılmış aşırı samimi(!) sınır tanımaz otomatik mesajlar var ki değinmeden edemeyeceğim. Bazıları direkt eve mektup olarak gelir ve aileye hitap eder: "Ali son 1 aydır eve geç geldi biliyoruz. Çünkü Ali XXX projemizde başarılı olmamız için çok ama çok çalıştı. Ali ve senin fedakarlıklarınız sayesinde XXX dünyada 1 numara oldu. Desteklerin ve sabrın için teşekkürler..."; veya çalışanın eşi tarafından çok sevildiği ideal aile ön kabulüne dayalı "Bugün 7. evlilik yıl dönümün. Ali ile geçen mutlu yıllarını düşün ve geleceğe güvenle bak..." tarzında  mesajlar; veya yeni doğanı sahiplenme: "Şirketmizin en yeni üyesi Ali bebek..." söylemleri. 

Bu dil, aslen, bireyi kolonileştiren ve sınırlarını ele geçiren bir tutumu ortaya koyuyor bence. Bilerek yapılıyorsa kötü, farkında olmadan samimi olmak adına safiyane biçimde yapılıyorsa yine kötü.

Pazarlama kısmında belirtmiştim, üst seviye markalar mesafeye riayet ediyor diye, devlet çapındaki büyük kurumlarda da asla senli benli iletişim yapılmıyor bildiğim kadarıyla. Örneğin, herhangi bir devletin ordusunda "Sevgili Ali, bugün korgeneral oldun. Bugüne dek silahlı kuvvetler ailesine kattığın değer için..." şeklinde bir mesaj yollanıyor mudur? 

İş Arkadaşları
Bazı Amerikan tipi şirketlerde herkes birbirine adıyla hitap eder, bunu bizim firmalar da bir ara denedi ama tam olamıyor bizim kültürde. Bizde üst asta, kıdemli kıdemsize, yaşlı gence sen diye hitap ederse normal karşılanır. Tersi iletişim trafiğinde de siz denir, normal karşılanır. Standart iş iletişiminde herkes birbirine siz der, o da normal karşılanır. Bir de işin içinde kişisel mazi olan durumlar vardır tabi... Biriyle arkadaşsınızdır, hukukunuz vardır, iş yeri dinamiklerinden ari bir dil kullanabilirsiniz ama topluluk önünde kaideye uyarsınız.

Tüm bu normal durumlarda benim hazım ve görgü problemi olarak gözlemlediğim bir komik çıkmaz var: Terfi sonrası hitap. Mesela, ilişkinin başında biri kıdemsizdir, diğer kişi müdürdür. Kıdemsiz kişi müdüre siz diyerek hitap eder yıllar boyu. Sonra, aradan zaman geçer kıdemsiz de müdür olur, eski müdür hala müdürdür. Unvanlar eşitlenir yani... Terfi edende sosyal kıvranma başlar. Mevkidaşına eskiden olduğu gibi siz dese kendini altta hisseder. Direkt sen diyecek hissiyata da gelemez hemen, yüzü tutmaz. Garip yöntemler dener... Örneğin, hitapsız konuşup direkt lafa girmek gibi :) Sonra, kişinin adını söyleyip abi der. Mesela Ali Bey dediği insana Ali abi demeye başlar. Sonra da bütün cesaretini toplayıp, bir gün aniden Ali demeye başlar. Bu kıvranmaya ve hazımsızlık haline o kadar fazla şahit oldum ki anlatamam.

İnsanlara bir sözü hissederek söylemedikçe bir dil inşa etmek ne mümkün... Bir dil inşa edemeyenin sosyal piramitte yer tutması ne mümkün.

Bu garabet, kültürü net biçimde oturmuş akademi gibi alanlarda asla olmaz. Biri profesördür, biri doçent. Doçent profesöre hocam der. Bir gün kendisi de profesör olur, hocam demeye devam eder. Birden bire Ali diye seslenmez kıdemli profesöre. Bunu yaparsa ayıplanır.

Bir de bizim iş kültüründe "erkekler kulübü" o kadar baskındır ki herkes herkesin abisidir. Kimse düşünmez kadın çalışanların o abili muhabbetlerde nasıl hissettiğini. Abicilik yaygın. Bu da ayrı bir mesafesizlik tabi.

Dil entelektüel insanın evidir. Herkes bir dil kurar ve etrafında gelişir bir sarmal gibi. Zamanla dili de gelişir. İster kurumsal dil olsun, ister bireysel, iletişimle tanımlanan sosyal pozisyonlama, sınırlama ve mesafe tespitine dikkat etmek gerek. Mesafesi ve sınırı belli olmayan, bir nevi ölüdür.

Ali'yi de çok andık, kulakları çınlamıştır.

Affetsin.

Güç

 
Ba Kuşu

Daha önce, yazarken çok keyif aldığım bir paylaşımımda bahsetmiştim: İlham verilen değil alınan bir şeydir. Hayata kendimizi besleyen bir açıdan baktığımız her an, her yerde bir modern zaman kahramanına rastlamak mümkün olabiliyor. Klişelerin ötesinde, efsaneleştirilmiş meşhur karakterlerden ayrı, herkes kadar yakın, her an dokunabileceğiniz insanlar bir anda sizi büyütebiliyor.

Yine daha önce yakınmıştım, sanki artık her şey biraz daha hassas ve fazlasıyla kırılgan demiştim. Bir bakıştan, bir sözden, havadan, masadan, bilgisayardan, yoldan, binadan, neredeyse her an boğulmak üzere nefesini tutmuş bekleyen, yıkılmaya dünden razı birileri...

Güç.

Güç nereden gelir?

Yaşım ilerliyor, ama halimden şimdilik memnunum. Sırf en iyi zamanında canlı NBA izlemiş olmak için bile bu yaşta olmaya değerdi. Jordan'ı oynarken izledim... GOAT! Onun meşhur "flu game" performansı vardır. Yaklaşık 40 derece ateşle oynayıp 38 sayı atmıştı 1997 NBA final serisi 5. maçta. Gücü nereden gelmişti?

Korona salgını bitti, hayat eski güzel günlere döndü. Maskeler, aşılar yok. Kapanma yok. Ofislere gidiliyor, yollara düşülüyor. Birçok insan bu durumla daimi mücadele halinde. Her gün bir trajedi(!).

Uğrak mekanım olan bir kahveci var. Genç bir barista çalışıyor. Hem okuyor, hem çalışıyor. Birkaç gün önce gördüm, alnı şişmiş. Biraz da morarmış. Ne olduğunu sordum. Meğer bir önceki gün yük gemisiyle çarpışan Üsküdar motorundaymış. Sarsıntıyla sandalyesinden fırlayıp karşısındaki direğe vurmuş başını. Kaza sonrası tomografi filan çekilmiş, "iyisin ama bugün uyuma" demişler. Ertesi gün kalkmış dükkana gelmiş. "Neden geldin, dinlenseydin bugün" dedim. "Burada işim var" dedi. Gücü nereden buldu?

Bir üst düzey yönetici tanıyorum. Büyük bir şirkette yıllardır başarıyla görev başında. Fark yaratan biri. Kanser tedavisi görürken neredeyse işten hiç kopmadı. Toplantılar, ziyaretler, ürün lansmanları... Tamamen iyileşti artık ama bu gıpta edilecek gücü ve dayanıklılığı nederen geldi?

Yaklaşık 25 yıllık arkadaşım var. Kadın. Meme kanseri atlattı, radyo terapi görüyor 1 aydır. Her gün Marmaray ve metro kullanarak Levent'teki işine gelip, akşam da aynı yolla geri gitti. O dönemde bunu yapması için bir zorunluluk da yoktu. Kendini kariyeriyle tanımlayan, herkesin bir kalıba sokmaya bayıldığı "işkolik beyaz yakalı" etiketi de yoktur. Gücünün kaynağı neydi?

Bir güvenlik görevlisi var. Yirmili yaşlarında. Gözleri parlıyor her sabah. Geçen Cuma ayak üstü sohbet ettik. "Hafta sonu 2 gün VIP yakın koruma görevim var" dedi. "Zaten işiniz ağır, bir de hafta sonu yorgunluk olacak" dedim. "Hayır hayır, ben yorulmam" dedi. "Nasıl oluyor?" dedim. "Seviyorum çünkü" dedi :) Belli ki gücü sevgisindeydi.

Ve tabi ki Mustafa Kemal Atatük... Gazi! Sakarya Meydan Savaşı'nı kırık kaburga ile yönetti. Dünya savaş tarihine geçti bu muharebe. Tarihteki en uzun süren meydan savaşı. "Gücü nereden geldi" demeyeceğim çünkü 1914 yılında yazdığı Zabit ve Kumandan ile Hasbihal adlı kitabında bir orduyu yaşatan güç ve ruh hakkında düşüncelerini belirtmiş:

"Kuşkusuzdur ki bir orduyu meydana getiren genellikle her birey, canlı bir makinenin canlı unsurları, parçalarıdır. Bu makineyi işleten, her unsurunu, her paçasını harekete geçiren araç, buharla işleyen motorlar değildir. O işletme aracı, ordu makinesini oluşturan canlı unsurların beyinlerindeki kuvvet ve kanlarındaki ruhtur. Bu beyinlerde ve bu kanlarda, gereken akım kuvveti ve hızı bulunmazsa makine durur ve başka hiçbir kuvvet onu işletemez. Böyle bir makinenin yeniden çalıştırılması için herhangi bir veya birkaç makinistin sanat ustalığı da yetmez ve bu işi üzerine alamaz. Çünkü bu uyuşuk beyinlerden ve durgun kanlardan oluşmuş yığınlar taş, demir ve odun yığınlarından daha hareketsiz ve daha ağırdır."

Beyinlerdeki kuvvet ve kanlardaki ruh... 

İlk bakışta bir birine benzemeyen; bambaşka sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda hayat süren ve aynı zamanda benim hayatımda yer etmiş insanlardan bahsettim. Güçlü insanlar. Benzer bir ruh var kanlarında.

Hayatım bu insanlarla güzel.

Silo

 
Senwes tahıl siloları (275 bin ton kapasiteli), Güney Afrika

UniCredit ile ortak çalıştığımız günlerde birçok İtalyan iş arkadaşımız vardı. Biri de Ricardo. Çok iyi bir yazılım mühendisiydi Ricardo... Eminim duymuşsunuzdur, yapısal programa dilleriyle yazılım geliştirirken programınızın yukardan aşağıya tam bir mantık duruluğu içerisinde akıp, başarıyla bitmesi istenir. GOTO komutu ile akışın bozulması çok kötü karşılanır. Bu tip "yapısı bozuk" programlara spagetti sitili programlar denir. İşte Ricardo bu benzetmeye cepheden karşı çıkardı. "Spagetti mükemmeldir ve böylesine kötü bir yazılım pratiğine spagetti denmesi saçmalık" derdi. Hatta, benzer sebeplerle, yapısı düzgün programlara lazanya stili programlama denmesine de isyan ederdi.

Gerçekten de iş hayatı birçok klişeleşmiş benzetme ve etiketlemeye boğulmuş durumda. Öyle ifadeler var ki sadece iş hayatında kullanım sahası bulabilmiş, hayatın esas zenginliği içerisinde hiçbir bağlama oturmuyor ve oldukça sığ kalıyor. "Siloları yıkmak" bu kalıplaşmış laflardan biri.

Hayatında silo görmemiş, silo inşa etmenin inceliklerinden bihaber, silonun faydalarını hiç düşünmemiş niceleri, siloları yıkmanızı öğütlemiştir eminim sizlere de... İş hayatının derin düşünmeye muhalif, her olguyu bir kapsül gibi yaygın biçimde, her tarafa tatbik etme eğilimi ve yarattığı zihinsel kısırlık mücadele etmemiz gereken bir şey bence. Ayrıca, ben genel olarak her şeyi mukayese veya benzetme ile tarif etme yöntemini çok ilkel buluyorum.

Gelin, silolara biraz yakından bakalım. 

Silolar tarım, gıda, kimya ve yapı sektörleri için son derece hayati saklama üniteleridir. Barındıracakları maddenin doğasına göre özel izolasyon, statik, havalandırma, direnç, yükleme ve boşaltma karakteristiklerine sahip olmaları gerekir. Farklı silo üniteleri arasında materyal transferini sağlayabilmek adına oldukça iyi tasarlanmış aktarım mekanizmaları ve güç üniteleri ile desteklenirler. Optimum maliyetle maksimum materyali saklama ihtiyacını karşılayabilmek için özel geometrileri olmalıdır. Üstelik, silolar sadece pasif depolama amacıyla değil, bir fabrikada üretim sürecine entegre bekletme, biriktirme veya aktarma istasyonu olarak da konumlandırılabilirler.

Uzun lafın kısası, silolar olmasa birçok endüstrinin dengesi bozulur, bazıları da yok olur. İyi bir silo ortaya koyabilmek için malzeme bilimi, kimya, iklimlendirme, inşaat ve süreç mühendisliği gibi alanlarda beceriye sahip olmak gerekir. Yani, anlamadan, bilmeden siloları yıkarsanız başınıza kötü şeyler gelebilir.

Silolara direkt savaş açan kişiler, silo derken işletmelerdeki departmanları kastediyorlar. Oysa departmanlaşma salt negatif bir anlama gelemez. Aksine, modüler tasarımın ve kontrollü otonominin bir yansımasıdır. Bir bakış açısıyla, düzeni, yapısallığı ve hiyerarşiyi temsil ederler.

Medeniyet düzen, yapısallık ve hiyerarşi üzerinde kurulmuştur. Örneğin, hayat ağacı diye betimlenen olgu insanın kaosa karşı kutsadığı yapısal hiyerarşiyi temsil eder. Kökler, ana gövde, dallar, alt dallar, yapraklar ve bu düzende yer altından göğün en yüksek mertebelerine yükselme...

Görüldüğü üzere, bir konuya yakından bakmadan ve derinlemesine akıl yürütmeden bir takım kalıp düşüncelerin izinde yol almak son derece sağlıksız bir tutum.

Bir de Conway kanunu var. Ünlü bilgisayar bilimci Melvin Conway 1960'larda ortaya koymuş bu kanunu. Conway özetle diyor ki bir organizasyonun tasarladığı sistem o organizasyonun içsel iletişim yapısının bir kopyasıdır. Bu öylesine geçerli bir içgörü ki daha ortada yazılım mühendisliği disiplini yokken böylesine bir ilişkiyi sarsılmaz bir kesinlikte tespit etmek ve devamında bu yaklaşımın empirik olarak defalarca teyit edilmiş olması inanılmaz. Bugün dahi "domain driven design" yaklaşımında anti-Conway manevraları önerilmektedir. Tabi ki Conway'in zamanında işletmeler yazılım sistemleri üretiyordu, yani tanımlayan ve baskın olan taraf organizasyon idi. Şimdilerde neredeyse işletmeler yazılım tarafından tanımlanır vaziyette. Şirketlerin yapısı bilgisayar sistemlerine o kadar bağlı ki şirkete ait yazılım sistemlerini ayakta tutabilmek adına organizasyonun orijinal yapısında yer almayan birçok departman teşkil ediliyor. Bu tersine dinamikte, Conway kanunu  nasıl ele alınmalı diye düşünmekte fayda var ama bu başka bir yazının konusu olabilecek kadar büyük bir başlık. Neticede, Conway kanununu hesaba katmadan siloları yıkarsanız, yazılım sisteminiz de yıkılabilir ve herhangi bir "anti-corruption-layer" sizi kurtaramaz.

Vasat bir var oluş için kalıplar iyi birer kılavuz olabilir. Fakat, amacınız zengin ve özgün bir yaşam sürmekse, siloları hemen yıkmayın, önce bir inceleyin.

Daha iyisini beceremeyecekseniz dokunmayın.

Yorulsanız Bile

 

Tarih 26 Ağustos oldu yine... Büyük Taarruz 103 sene önce bugün başladı. Böyle özel milli günler ve haftalarda Atatürk'ün kaleminden çıkmış veya direkt kendisi tarafından yapılmış konuşmaların derlendiği kitapları okuyup düşünmeye özen gösteriyorum.

Bu dönemde de Can Yayınları'ndan çıkmış iki eseri okudum: Biri "Yorulsanız Bile", diğeri de "Mütarekeden Zafere". İki kitapta da Atatürk'ün yaptığı konuşmalar kronolojik olarak derlenmiş.

Atatürk, söz söylemekte çok yetkin bir lider. Bu iki kitapta yer alan birçok konuşması ilham verici, net ve etkili ama Yorulsanız Bile adlı kitabın 75. sayfasında bir tanesi var ki birçok açıdan beni derinden etkiledi ve buraya not düşmek istedim. Bu konuşmayı Atatürk, 27 Ocak 1923 tarihinde, henüz vefat etmiş olan annesinin İzmir'deki mezarı başında yapmış. Bir oğul, bir asker, bir devlet adamı ve bir idealist lider perspektiflerinden, konuşmayı yaptığı döneme, ve geleceğe dair ibret dolu ve duygu yüklü sözler: 

Annem Bu Toprağın Altında

Zavallı validem, bedenini bütün millet için ideal olan İzmir'in kutsal topraklarına bırakmış bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm yaradılışın en tabii kanunudur. Fakat, böyle olmakla beraber bazen ne hüzünlü görünümler arz eder. Burada yatan validem, zulmün, zorun bütün milleti felaket uçurumuna götüren bir keyfi idarenin kurbanı olmuştur. Açıklamama müsade buyurursanız, ıstıraplı hayatının bariz birkaç noktasını arz edeyim. Abdülhamit devrindeydi, 1905 tarihinde okuldan henüz kurmay yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat, bu adım hayata değil, zindana denk geldi. Hakikaten bir gün beni aldılar ve baskıcı idarenin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. Validem, bundan ancak hapisten çıktıktan haberdar olabildi. Ve derhal beni görmekte acele etti. İstanbul'a geldi. Fakat, orada kendisiyle ancak 3-5 gün görşmek nasip oldu. Çünkü tekrar baskıcı idarenin hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgahımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Beni sürgüne götürecek olan vapura bindirilirken benimle görüşmekten men edilen validem göz yaşlarıyla Sirkeci rıhtımında hüzün içinde terk edilmiş bulunuyordu. Sürgünde geçirdiğim tehlikeler onun hayatını ıstıraplar ve göz yaşları içinde geçirmiştir.

Başka bir nokta daha: Mütareke zamanında Anadolu'ya geçtiğim zaman, validemi ıstırap içinde İstanbul'da bırakmak zounda kalmıştım. Yanıma kendisinin kattığı bir adamım vardı. Bunu Erzurum'dan İstanbul'a gönderdiğim zaman. Validem bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberdar olduğu dakikada, benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının infaz edildiğini sanmış ve bu yüzden felç geçirmişti. Ondan sonra, bütün mücadele seneleri onun hayatını elem, ıstırap içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümtinin ve bütün düşmanların daima baskı ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgahı bin türlü sebep ve vesilelerle basılır ve aranır, kendisi rahatsız edilirdi. Validem üç buçuk senelik bütün gece ve gündüzlerini göz yaşları içinde geçirdi. Bu göz yaşları ona gözlerini kaybettirdi. Nihayet, pek yakın zamanda onu İstanbul'dan kurtarabildim. Ona kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüştü, yalnız manen yaşıyordu.

Validemin vefatından şüphesiz çok üzgünüm. Ancak, bu üzüntümü gideren ve beni rahatlatan bir şey var ki, o da vatanı yok edip harabe haline getiren idarenin artık bir daha geri dönmemek üzere tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olduğunu görmektir. Valide hanım bu toprakların altında yatıyor ama milli egemenlik ilelebet yaşayacak. Beni teselli eden en büyük güç budur. Evet, milli egemenlik sonsuza kadar devam edecektir. Valide hanımın ruhu ve tüm atalarımızın ruhu önünde, onlara verdiğim vicdan yemini ile tekrar ediyorum. Valide hanımın mezarının önünde ve Allah'ın huzurunda yemin ederim ki, bu kadar kan dökerek milletin kazandığı ve kesinleştirdiği egemenliği korumak ve savunmak için gerekirse, onun yanına gitmkte asla tereddüt etmeyceğim. Milli egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olacaktır.

 
Atatürk, bu konuşmayı yaptığı esnada çekilen bir fotoğrafı. Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir de aynı karede.