Kral

 

Kral Hatuşili III ve Kraliçe Puduhepa, MÖ 1275-1250

Bu yazımda sizlerle yakın zamanda okuduğum Baltasar Gracian tarafından 1647 yılında yazılmış olan Akıllı Davranma Sanatı adlı kitaptan alıntılar paylaşmak ve bu eksende fikirlerimi sizlere sunmak istiyorum. Kitap, daha iyi bir insan olmak ve tatminkar bir yaşam sürmek için 300 tane öğüt içeriyor. Avrupa kültür hayatında önemli bir yere sahip olan bu eser, Arthur Schopenhauer ve Friedrich Nietzsche tarafından da referans alınmış zaman zaman. Bugünden geriye bakıldığında eleştirilecek noktaları var tabi ama faydalanmak üzere bir bakış açısıyla yaklaşıldığında oldukça besleyici bir eser bence. Bu kitabı, 1528 yılında Baldassare Castiglione'nin yazdığı The Book of the Courtier ve 1532 tarihli, ünlü Niccolo Macchiavelli kitabı Prens ile beraber ele alıp, mukayeseli bir tarzda okumak çok güçlü bir perspektif verecektir.

Eski bir makalemde zamanın çevik yönetim yaklaşımları tarafından normalleştirilen, teşvik edilen, hatta öğrenmenin bir ön koşulu sayılan hata yapmaya dair bir eleştiri yapmıştım. Gracian'ın aşağıdaki sözlerinin bu eleştirimi teyit eder nitelikte olması beni memnun etti:    

Yüz kere kazanmaya değil, hiç kaybetmemeye özen gösterin

Parlayan güneşe hiç kimse bakmaz, herkes tutulduğu zaman bakar. Halk her zaman doğru giden şeyleri değil, yanlış olanları dikkate alır. Kötü haber alkışlardan daha uzağa yayılır. Çoğu insanın adı yanlış yola sapana kadar duyulmaz; bir insanın tüm başarıları bir araya gelse bile bunlar onun küçücük bir lekesini silmeye yetmez. Hataya düşmekten bu nedenle sakının, çünkü kötü niyet her hatayı görür, hiçbir başarıyı görmez.

Bu konuya iki şekilde yaklaşmam olanaklı: Ya zihin yapısı 17. yüzyıl ortalarında kalmış antika biriyim, ya da hata yapma konusundaki yargılarım kökleri klasik referanslara dayanan nitelikte güçlü. Zaman gösterecektir.

Aşağıdaki diğer Gracian alıntıları ise makam sahibi, üstün nitelikli insan tarifi yapmaya çalışıyor. Medeniyetimizde bu arketipe kral diyoruz. Tabi ki her dönemde, coğrafyada ve tarihsel bağlamda farklı adlarla anılıyor bu kişiler ama ben kapsayıcı bir kavram olarak gücü ve üstünlükleri bünyesinde barındıran şahsiyete kral diyerek konuyu sadeleştirmeyi tercih ettim. Okuyalım:  

Kişisel yeteneklerin makamının gerektirdiğinin üzerinde olmalıdır

Bunun tersi olmamalıdır. Kişinin bulunduğu makam ne kadar yüksek olursa olsun, kişi ondan daha yüksek olduğunu göstermelidir. Gerçek yetenek ulaşılan her yeni aşamada büyümeye ve parlamaya devam eder. Kişisel yetenekleri işinin gerektirdiğinin üzerinde olmayanlar çok geçmeden ezilir [sorumlulukların yükünü taşıyamaz noktaya gelir] ve sonunda dayanma gücünü kaybedip görevleri ve itibarı tarafından yıkılır. Büyük Augustus prens olmaktan çok daha adil, daha erdemli biri olmakla övünürdü. Kişinin görevinin yükünü ve makamının ağırlığını taşıyabilmesi için gereken şey, yüksek bir asalete ve dengeli bir özgüvene sahip olmaktır.

Üstün nitelikli olmak için 3 temel şeye sahip olmak gerekir

Bir insanın 'üstün nitelikli' olması için doğuştan gelen 3 temel armağana sahip olması gerekir: Verimli bir zeka, güçlü muhakeme yeteneği ve hayata güzellik katan olağanüstü düzeyde iyi bir zevk. Fikirleri iyi biçimlendirmek bir ayrıcalıktır ama daha iyisi doğru akıl yürütmektir. Erdemli kişi, doğru düşünme ve sağlam bir muhamekeme yürütme yeteneğine sahiptir. Zeka fikisel güç gerektirmez; uzun süren yorucu çabalarla değil, hızlı bir kavrayışla öne çıkar. Doğru düşünmek, mantıklı davranışın meyvesidir. Yirmi yaşında irade, otuzunda zeka, kırkında muhakeme egemen olur. Bazı zihinler vaşak gözleri gibi keskin bir gözlemcidir ve karmaşık, muğlak durumlarda daha iyi akıl yürütürüler. Bazı zihinler de her zaman anında en uygun olan seçimi yapar. Bu zihinler sürekli olarak yeni ve doğru fikirler üzetir: Bu doğuştan gelen bir armağandır. Ama tüm hayata tat katan şey iyi bir zek sahibi olmaktır.

Erdemli, ahlaklı, kusursuz bir insan olmak

Erdem tek kelimeyle insanın en yüce değeridir. Bütün mükemmeliyetleri birbirine bağlar ve tüm mutluluğun merkezidir. Kişiyi ölçülü, tedbirli, kurnaz, akıllı, bilge, cesur, denetimli, dürüst, mutlu, övgüye değer, gerçek ve her yönüyle örnek biri yapar. Bunlar insan yaşamındaki en yüce değerlerdir. Erdem insanın küçük dünyasının güneşidir ve bu güneşin ışığını yaydığı alan 'temiz vicdan'dır. Erdem hem insanların, hem de tanrının sevgisine mazhar olan çok değerli bir niteliktir. Sevgiye layık olan tek şey erdem; nefrete layık olan tek şey ise kötülüktür. Gerçek olan şey [yaşamın tek kalıcı değeri] yalnızca erdemdir; onun dışında kalanlar [servet, şöhret, şans ve güç] gelip geçicidir. İnsanın yeteneği ve büyüklüğü iyi şansla değil, erdemle ölçülmelidir. Tek başına erdem yeterlidir. Erdem, kişiyi hayattayken sevilmeye; öldüğünde hatırlanmaya değer kılar.

Bu tarifler üzerine bir ilave yapmak, iş hayatındaki başarı kavramlarıyla ilişkilendirmek, kişisel gelişim reçetelerine bir yenisini eklemek istemiyorum. Sadece, kral ruhu ve gücünü izlemek, düşünmek, tarihte izini sürmek; biraz sessizleşmek niyetindeyim. 

Bu sessizlik içinde, büyük hoca Ekrem Akurgal'dan naklen, milattan önce 17. yüzyılda, Hitit Kralı Hatuşili tarafından yazılmış vasiyeti okuyorum: 

"...Cesedimi yıkat, gerektiği gibi! Beni göğsüne bastır ve göğsünde tutarak toprağa göm."

 Kral sözü.

Hawk

who's gonna be my hawk?
flying in my eyes
scanning the edge of my skies
always escorting my walk
hoarsely screaming, but no talk
my hawk, silently lands
violently claws to bleed my load
under the glowing rays of gold
who is gonna be my hawk?

İspat

 

 
David Gilmour, Pompeii Konseri, 2016

Kuruyoruz. 

Semboller çoğalıyor ama uyaranlar azalıyor.
Gürültü var, duyamıyoruz. 

Yavaş yavaş da değil, son hızla kuruyoruz.

Dostu olmayana hazır sohbet, bilgisi olmayana hazır kültür, becerisi olmayana hazır marifet pazarlanıyor. Çürüyoruz.

Kablolarımızı bir fişe, fişi de en yakındaki prize sokmak ve kurtulmak istiyoruz.
Düğümleniyoruz.

Bağlanıyoruz, bağımızı bilmiyoruz. Köksüzleşiyoruz.

Propaganda yelleriyle savruluyor, köşelerde birikip öbekleşiyoruz.
Karşı köşedekine düşman diyoruz.

Sığlaşıyoruz.

Düşünmüyoruz. Soruyoruz.
Kopyalayıp yapıştırıyor, kurtulmak istiyoruz.

Yapmıyoruz, kombinliyoruz.

Kendimizle övünuyor, boşalıyoruz. 

Bilmiyor, beklentiye giriyoruz.
Bol bol şaşırıyoruz.

Beceremiyor ve küstahlaşıyoruz.

Makinenin içinden Dirac, Euler, Bukowski, Blake, Bach, Gilmour, von Neumann, Darwin, Minsky, Spinoza çıkacak mı diyoruz...
Aptallaşıyoruz.

Çıkmayacak!
İspatı burada: David Gilmour - Live at Pompeii - Comfortably Numb

Bu titreşimlerin ve sözlerin içimizde tetiklediği yüce hissin eşdeğeri o kombinatorik sistemlerden gelmeyecek.

Vasatın vesvesesi uğuldayacak.
Ve olması gereken dinginlik güneş gibi doğacak.

Kuruyoruz...

Elit, hayran bırakan, usta işi bir yazılım sistemi görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki.
Adına prompt denen cümlelerle, başkasına ait yazılımları yamalayarak yarım yamalak çalışan, çalışmaya çalışan yapılar kuruyor. O esnada kuruyoruz.

Amaca değil araca tutuluyoruz.

Rasyonelliğin işe yaradığı zamanlarda biri gelip "Herhangi bir işi kesin olarak yapamayan, içini tam bilemediğimiz; sadece çok spesifik, çok pahalı ve çok ender bulunan, istesek bile hemen alamayacağımız bir bilgisayar üzerinde çalışabilen bir yazılım geliştirdim" dese bu konuda nasıl bir karar verirdik? Hatırlayan var mı?

O duru, kuvvetli, akıcı, iyi tasarlanmış, çalışırken bir tatmin hissi veren makineler şimdi nerede?

Arabaları ele alalım.
Her yerine ucuz olduğu için kamera ve ekran doldurulmuş, sürücüyle bağı kopmuş, hepsi fabrikadan hatalı gelen tatsız arabalar.

Benim arabamın ortasında dev bir ekran var. Soğuk havalarda tepki süresi çok uzuyor. Tek bir hamleyle, sadece dokunarak, dikkati yoldan ayırmadan yapılabilmesi gereken havalandırma kontrolleri o ekrandaki yazılım menüsünün içinde bir yerlerde saklı.

O dev ekran telefonumu ele geçirmek istiyor. Verilerimi almak, her yere göndermek istiyor daima. Huzur vermiyor.

Bir de tam karşımda, direksiyonun arkasında dev bir dikdörtgen ekran var. Grafik arayüz tasarımı kötü. İşletimi yavaş. O dikdörtgen ekran iyi görünsün diye direksiyon da dikdörtgene evrilmiş. Bir hata bir hatayla kapatılmaya çalışılarak bir salgın hastalık başlatılmış adeta.

Bir de o kötü ekranların arkasında gizlenen boğucu sürüş kontrol yazılımı var. Sürekli bir yere çarpacağımı zannedip kendi kendine sert fren yapıyor. Daima bir sebepten sesli ve görsel alarm veriyor. O yazılımın derinliklerinde saklı klimayı ayarlamaya çalışıyorum, "dikkatin dağınık" diye beni uyarıyor. Park ederken çıldırıyor. "Çarpacaksın" diyor. Yağmur sensörlü silecek mekanizması asla doğru zamanda ve doğru hızda çalışmıyor. Bu yazılım her şeyiyle, arabaya musallat olmuş bir kötü ruh gibi, karabasan gibi sürücüyü boğuyor. Yoruyor.

...Ama böyle her şey daha az maliyetli oluyor.

Gel gör ki o arabanın üreticisi de batıyor. Çünkü önemsemiyor. Tasarlamıyor. Kopyalayarak takip ediyor.

Bazı müstesna üreticiler olması gerekeni yapmaya başladı. Örneğin Ferrari, bir süredir modernlik(!) ve maliyet nedeniyle direksiyondan kaldırmış olduğu fiziki düğmeleri geri getirdi. Hemzemin dokunaçlı düğmeleri kaldırma kararı aldı. Pazarlama başkanı Enrico Galliera fiziki düğme ve tamburaları kaldırmanın bir tasarım hatası olduğunu açık yüreklilikle beyan ediyor.

İş gören iyi bir makineyi kullanmanın zevkini, tatminini; böylesine nitelikli tasarım ve mühendislik eserleri üretmenin getirdiği doygunluk duygusunu bilen bilir. Biz mühendisleri besleyen ana damar bu olmalıdır.

Hal böyleyken, bir de sanki mühendislik ve teknoloji tarafında zaten her konu çözümlenmiş, mevzu bütçe planlama ve satın alma noktasına indirgenmişçesine bazıları "yapay zeka teknik değil, kültürel bir dönüşümdür" söylemiyle öne çıkıyor. Bu hoş bir propaganda cümlesi. Hayattaki birçok şey gibi yapay zeka da son derece teknik bir konu. Aspirin de teknik bir konu, rakı da, köprü de, uçak da, ekmek de, modem de, hatta cetvel de, kalem de teknik bir konu. Hepsi ancak uygun teknik ve beceri ile hayata alınabilecek konular. Teknik olgunluk, kullanılabilirlik ve sağlamlık ile ürünleştirme tamamlanıp da insanlar gündelik hayatlarında kullandıkça bir kültür konusu haline geliyorlar. Kültür, tekrar edebilen süreçlerin oluşturduğu bilgi birikimidir. Eşyanın doğasına bağlı kalarak söylem geliştirmek propagandadan daha sağlıklıdır.

Erişebilmek, kullanabilmek, "ödül aldım" demek istiyoruz. Tasarlamıyoruz.

Mesela, bir insan kaynakları yöneticisi övünerek "işe alımda tamamen yapay zeka kullanıyoruz" demeci veriyor. Bu sözü ve altında yatan fikri devam ettirelim...

İşe alım müdürü makine ise, işe aldıktan sonra kişiyi yönetecek müdür de makine olabilir. Dolayısıyla, o müdürün müdürü de makine olmalıdır. Makinenin makineye müdürlük yapması mantıklı olmayacağından işe alınan kişi ile patron arasındaki bütün müdür görevleri tek bir makinede etkin biçimde toplanmalıdır. Bu manzarada işe alınan kişi asla müdür olamayacaktır. Ancak kendine iş kurup patron olursa insani bir yaşam sürebilir, aksi halde makine yönetiminde bir tahakküm düzeninde köleleşir. Ta ki yerini bir makineye kaptırana dek. Bu resimdeki tek insan patrondur. Peki patron kimdir? Ya da bu düzeni dayatarak kim patron olmayı hayal etmektedir? Düşünmeye değer...

Bunun ötesinde, insanlar soysal zekaya da sahiptir. Sosyal sistemler kurarak inanılmaz bir adaptasyon sağlarlar. Hayatta belli sınırlara maruz kalınan durumlarda hep olması gereken şekli alır, verilmesi gereken tepkiyi varoluşsal bir güdüyle verirler. Arama motorlarına karşı web sitelerinin tasarımının neye dönüştüğünü, CV okuma makinelerine karşı CV biçimlerinin ve iş başvuru davranış kalıplarının neye dönüştüğünü, arabalardaki güvenlik yazılımlarına karşı sürücülerin nasıl atlatma yöntemleri geliştirdiklerini, "like" odaklı sosyal medya akış algoritmalarına karşı beğenmenin anlamının neye dönüştüğünü gözünüzün önüne getirin. Doğal olmayana, akıcı olmayana karşı geliştirilen hal ve şekiller genelde bir dejenerasyon olarak beliriyor. İnsanlık daha iyi bir yere gitmiyor.

Neticede, özenerek ve övünerek devreye alınan yapay zekalı otonom mülakat robotu derin bir düşünce, üst düzey bir tasarım unsuru taşımıyor ve uzun vadeli bir mutluluk resmine hizmet edemiyor.
Peki ne işe yarıyor?

"Ben de" dedirtiyor.

Ben de diyorum ki yapay zeka bilgisayar biliminden evvel, bilişsel mekanizmalar ve felsefeyle derinden ilgilidir. Gündelik hayat derdindeki ortalama birey ise, insanın doğası da dahil olmak üzere, üst seviye bilişsel mekanizmalara ilgi duymaz. Bu nedenle, yapay zeka arenasında popülist hevesler ve inançlar dışında net bir çözüm henüz ortaya konulamıyor. Çalışan kısımlar da yozlaşmaya neden oluyor. Esasen, benim düşünceme göre, hayattan bağımsız bir zeka tanımı olamaz. Zeka, özellikle sosyallik bağlamında hayatta kalmaya hizmet eden bir aygıttır. Dolayısıyla, yapay hayat ve vücutlaşmayı ortaya koyan bir tekniğin icrasından sonra yapay zeka o yapay bünyede gerekirse belirecektir. Bunun dışındaki denemeler bazı sınırlı otomatlar olarak kalacaktır. Özünde, "ajan ajan" denilen, yaşayandır. "Agency" 3 özellikle mümkündür: Yönelim (intention), bağımsızlık (autonomy), özgürlük (freedom). Tanıdık geliyordur: Özgün bir yaşam. Yapay ve özgün bir yaşam ile gelecek yapay zeka.

Fakat bu bir rönesans mı olacak, "kıyamet alameti" mi ancak yaşadığımızda bileceğiz.

</dur>

Sen

 
İş hayatının bir türlü ayarı tutturulamayan hitap karmaşasına değinmek istiyorum. Kime ne zaman sen diye hitap etmeli, ne zaman siz demeli?
 
Bu bence kanayan bir yara. Kanamanın sebebi de durumun biraz modern pazarlama ve sosyal medya kültürü, biraz usül bilmezlik, biraz kendini büyük görme/gösterme çabasıyla karışık hallerden ibaret olması.
 
Hayatta sınırlar ve mesafeler daima önemli ve tam da merkezde yer alan bir belirleyiciliktedir bana kalırsa. Bu konuya felsefede dahi önemli bir yer verilmiştir. Sınırı bilemeyen kendini de tanımlayamaz, mesafeyi bilemeyen hayattan zevk alamaz. Sınırlar üzerine iyi bir derleme okumak isterseniz buraya bir göz atmanızı tavsiye ederim.
 
Dikkatimi çeken durumları sırayla arz edeyim:
 
Pazarlama 
Son yıllarda sık sık senli benli mesajlar alıyorum firmalardan. Bana çok itici geliyor. "Seni özledik", "hemen gel ve başla", "uyudun mu?" ve niceleri... Bazıları da birer komut serisi: "Kapakları topla, bakkala götür, hediyeni kap, sen de bizden ol...". Hangi pazarlama ekolü bu dili böylesine piyasaya yaydı bilmiyorum ama bence büyük bir kültür sorunu. Boudrillard ve McLuhan böyle düşünmemişti tahminen :) Zaten üst seviye markaların hiçbiri böyle bir hitapla seslenmiyor müşterilerine, orta-alt markaların uyguladığı bir yöntem. 

İnsan Kaynakları
Bu departmanlar istisnasız her türlü yazılı/sözlü iletişimde, daima senli benli hitabı tercih ediyor son birkaç yıldır. Sanırım, yukarda bahsettiğim kurum-müşteri jargonundan esinlenilmiş bir durum: Çalışanlar iç müşteri kabul edilerek aradaki mesafe sıfırlanmak isteniyor. Zaten neredeyse her firma "biz aileyiz" temasına da bağlı olduğundan ve çekirdek aile içinde de senli benli konuşulduğundan böyle bir yola girilmiş durumda. Eskiden böyle değildi.

Bu durum özellikle iş görüşmelerinde garip bir güç dengesizliği yaratıyor. Örneğin, bir mülakatta aday potansiyel işverene daima siz diye hitap ederken, gencecik insan kaynakları uzmanı başlıyor adayla senli benli konuşmaya... Bu bir samimiyet işaretinden ziyade üstünlük kurmayla karışık bir mesafe bilmezlik gibi geliyor bana.

Bir de insan kaynakları yazılım sistemlerinden gelen, çalışanın ailevi ilişkileri hakkında ön kabullere dayalı bir zeminde yazılmış aşırı samimi(!) sınır tanımaz otomatik mesajlar var ki değinmeden edemeyeceğim. Bazıları direkt eve mektup olarak gelir ve aileye hitap eder: "Ali son 1 aydır eve geç geldi biliyoruz. Çünkü Ali XXX projemizde başarılı olmamız için çok ama çok çalıştı. Ali ve senin fedakarlıklarınız sayesinde XXX dünyada 1 numara oldu. Desteklerin ve sabrın için teşekkürler..."; veya çalışanın eşi tarafından çok sevildiği ideal aile ön kabulüne dayalı "Bugün 7. evlilik yıl dönümün. Ali ile geçen mutlu yıllarını düşün ve geleceğe güvenle bak..." tarzında  mesajlar; veya yeni doğanı sahiplenme: "Şirketmizin en yeni üyesi Ali bebek..." söylemleri. 

Bu dil, aslen, bireyi kolonileştiren ve sınırlarını ele geçiren bir tutumu ortaya koyuyor bence. Bilerek yapılıyorsa kötü, farkında olmadan samimi olmak adına safiyane biçimde yapılıyorsa yine kötü.

Pazarlama kısmında belirtmiştim, üst seviye markalar mesafeye riayet ediyor diye, devlet çapındaki büyük kurumlarda da asla senli benli iletişim yapılmıyor bildiğim kadarıyla. Örneğin, herhangi bir devletin ordusunda "Sevgili Ali, bugün korgeneral oldun. Bugüne dek silahlı kuvvetler ailesine kattığın değer için..." şeklinde bir mesaj yollanıyor mudur? 

İş Arkadaşları
Bazı Amerikan tipi şirketlerde herkes birbirine adıyla hitap eder, bunu bizim firmalar da bir ara denedi ama tam olamıyor bizim kültürde. Bizde üst asta, kıdemli kıdemsize, yaşlı gence sen diye hitap ederse normal karşılanır. Tersi iletişim trafiğinde de siz denir, normal karşılanır. Standart iş iletişiminde herkes birbirine siz der, o da normal karşılanır. Bir de işin içinde kişisel mazi olan durumlar vardır tabi... Biriyle arkadaşsınızdır, hukukunuz vardır, iş yeri dinamiklerinden ari bir dil kullanabilirsiniz ama topluluk önünde kaideye uyarsınız.

Tüm bu normal durumlarda benim hazım ve görgü problemi olarak gözlemlediğim bir komik çıkmaz var: Terfi sonrası hitap. Mesela, ilişkinin başında biri kıdemsizdir, diğer kişi müdürdür. Kıdemsiz kişi müdüre siz diyerek hitap eder yıllar boyu. Sonra, aradan zaman geçer kıdemsiz de müdür olur, eski müdür hala müdürdür. Unvanlar eşitlenir yani... Terfi edende sosyal kıvranma başlar. Mevkidaşına eskiden olduğu gibi siz dese kendini altta hisseder. Direkt sen diyecek hissiyata da gelemez hemen, yüzü tutmaz. Garip yöntemler dener... Örneğin, hitapsız konuşup direkt lafa girmek gibi :) Sonra, kişinin adını söyleyip abi der. Mesela Ali Bey dediği insana Ali abi demeye başlar. Sonra da bütün cesaretini toplayıp, bir gün aniden Ali demeye başlar. Bu kıvranmaya ve hazımsızlık haline o kadar fazla şahit oldum ki anlatamam.

İnsanlara bir sözü hissederek söylemedikçe bir dil inşa etmek ne mümkün... Bir dil inşa edemeyenin sosyal piramitte yer tutması ne mümkün.

Bu garabet, kültürü net biçimde oturmuş akademi gibi alanlarda asla olmaz. Biri profesördür, biri doçent. Doçent profesöre hocam der. Bir gün kendisi de profesör olur, hocam demeye devam eder. Birden bire Ali diye seslenmez kıdemli profesöre. Bunu yaparsa ayıplanır.

Bir de bizim iş kültüründe "erkekler kulübü" o kadar baskındır ki herkes herkesin abisidir. Kimse düşünmez kadın çalışanların o abili muhabbetlerde nasıl hissettiğini. Abicilik yaygın. Bu da ayrı bir mesafesizlik tabi.

Dil entelektüel insanın evidir. Herkes bir dil kurar ve etrafında gelişir bir sarmal gibi. Zamanla dili de gelişir. İster kurumsal dil olsun, ister bireysel, iletişimle tanımlanan sosyal pozisyonlama, sınırlama ve mesafe tespitine dikkat etmek gerek. Mesafesi ve sınırı belli olmayan, bir nevi ölüdür.

Ali'yi de çok andık, kulakları çınlamıştır.

Affetsin.

Güç

 
Ba Kuşu

Daha önce, yazarken çok keyif aldığım bir paylaşımımda bahsetmiştim: İlham verilen değil alınan bir şeydir. Hayata kendimizi besleyen bir açıdan baktığımız her an, her yerde bir modern zaman kahramanına rastlamak mümkün olabiliyor. Klişelerin ötesinde, efsaneleştirilmiş meşhur karakterlerden ayrı, herkes kadar yakın, her an dokunabileceğiniz insanlar bir anda sizi büyütebiliyor.

Yine daha önce yakınmıştım, sanki artık her şey biraz daha hassas ve fazlasıyla kırılgan demiştim. Bir bakıştan, bir sözden, havadan, masadan, bilgisayardan, yoldan, binadan, neredeyse her an boğulmak üzere nefesini tutmuş bekleyen, yıkılmaya dünden razı birileri...

Güç.

Güç nereden gelir?

Yaşım ilerliyor, ama halimden şimdilik memnunum. Sırf en iyi zamanında canlı NBA izlemiş olmak için bile bu yaşta olmaya değerdi. Jordan'ı oynarken izledim... GOAT! Onun meşhur "flu game" performansı vardır. Yaklaşık 40 derece ateşle oynayıp 38 sayı atmıştı 1997 NBA final serisi 5. maçta. Gücü nereden gelmişti?

Korona salgını bitti, hayat eski güzel günlere döndü. Maskeler, aşılar yok. Kapanma yok. Ofislere gidiliyor, yollara düşülüyor. Birçok insan bu durumla daimi mücadele halinde. Her gün bir trajedi(!).

Uğrak mekanım olan bir kahveci var. Genç bir barista çalışıyor. Hem okuyor, hem çalışıyor. Birkaç gün önce gördüm, alnı şişmiş. Biraz da morarmış. Ne olduğunu sordum. Meğer bir önceki gün yük gemisiyle çarpışan Üsküdar motorundaymış. Sarsıntıyla sandalyesinden fırlayıp karşısındaki direğe vurmuş başını. Kaza sonrası tomografi filan çekilmiş, "iyisin ama bugün uyuma" demişler. Ertesi gün kalkmış dükkana gelmiş. "Neden geldin, dinlenseydin bugün" dedim. "Burada işim var" dedi. Gücü nereden buldu?

Bir üst düzey yönetici tanıyorum. Büyük bir şirkette yıllardır başarıyla görev başında. Fark yaratan biri. Kanser tedavisi görürken neredeyse işten hiç kopmadı. Toplantılar, ziyaretler, ürün lansmanları... Tamamen iyileşti artık ama bu gıpta edilecek gücü ve dayanıklılığı nederen geldi?

Yaklaşık 25 yıllık arkadaşım var. Kadın. Meme kanseri atlattı, radyo terapi görüyor 1 aydır. Her gün Marmaray ve metro kullanarak Levent'teki işine gelip, akşam da aynı yolla geri gitti. O dönemde bunu yapması için bir zorunluluk da yoktu. Kendini kariyeriyle tanımlayan, herkesin bir kalıba sokmaya bayıldığı "işkolik beyaz yakalı" etiketi de yoktur. Gücünün kaynağı neydi?

Bir güvenlik görevlisi var. Yirmili yaşlarında. Gözleri parlıyor her sabah. Geçen Cuma ayak üstü sohbet ettik. "Hafta sonu 2 gün VIP yakın koruma görevim var" dedi. "Zaten işiniz ağır, bir de hafta sonu yorgunluk olacak" dedim. "Hayır hayır, ben yorulmam" dedi. "Nasıl oluyor?" dedim. "Seviyorum çünkü" dedi :) Belli ki gücü sevgisindeydi.

Ve tabi ki Mustafa Kemal Atatük... Gazi! Sakarya Meydan Savaşı'nı kırık kaburga ile yönetti. Dünya savaş tarihine geçti bu muharebe. Tarihteki en uzun süren meydan savaşı. "Gücü nereden geldi" demeyeceğim çünkü 1914 yılında yazdığı Zabit ve Kumandan ile Hasbihal adlı kitabında bir orduyu yaşatan güç ve ruh hakkında düşüncelerini belirtmiş:

"Kuşkusuzdur ki bir orduyu meydana getiren genellikle her birey, canlı bir makinenin canlı unsurları, parçalarıdır. Bu makineyi işleten, her unsurunu, her paçasını harekete geçiren araç, buharla işleyen motorlar değildir. O işletme aracı, ordu makinesini oluşturan canlı unsurların beyinlerindeki kuvvet ve kanlarındaki ruhtur. Bu beyinlerde ve bu kanlarda, gereken akım kuvveti ve hızı bulunmazsa makine durur ve başka hiçbir kuvvet onu işletemez. Böyle bir makinenin yeniden çalıştırılması için herhangi bir veya birkaç makinistin sanat ustalığı da yetmez ve bu işi üzerine alamaz. Çünkü bu uyuşuk beyinlerden ve durgun kanlardan oluşmuş yığınlar taş, demir ve odun yığınlarından daha hareketsiz ve daha ağırdır."

Beyinlerdeki kuvvet ve kanlardaki ruh... 

İlk bakışta bir birine benzemeyen; bambaşka sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda hayat süren ve aynı zamanda benim hayatımda yer etmiş insanlardan bahsettim. Güçlü insanlar. Benzer bir ruh var kanlarında.

Hayatım bu insanlarla güzel.

Silo

 
Senwes tahıl siloları (275 bin ton kapasiteli), Güney Afrika

UniCredit ile ortak çalıştığımız günlerde birçok İtalyan iş arkadaşımız vardı. Biri de Ricardo. Çok iyi bir yazılım mühendisiydi Ricardo... Eminim duymuşsunuzdur, yapısal programa dilleriyle yazılım geliştirirken programınızın yukardan aşağıya tam bir mantık duruluğu içerisinde akıp, başarıyla bitmesi istenir. GOTO komutu ile akışın bozulması çok kötü karşılanır. Bu tip "yapısı bozuk" programlara spagetti sitili programlar denir. İşte Ricardo bu benzetmeye cepheden karşı çıkardı. "Spagetti mükemmeldir ve böylesine kötü bir yazılım pratiğine spagetti denmesi saçmalık" derdi. Hatta, benzer sebeplerle, yapısı düzgün programlara lazanya stili programlama denmesine de isyan ederdi.

Gerçekten de iş hayatı birçok klişeleşmiş benzetme ve etiketlemeye boğulmuş durumda. Öyle ifadeler var ki sadece iş hayatında kullanım sahası bulabilmiş, hayatın esas zenginliği içerisinde hiçbir bağlama oturmuyor ve oldukça sığ kalıyor. "Siloları yıkmak" bu kalıplaşmış laflardan biri.

Hayatında silo görmemiş, silo inşa etmenin inceliklerinden bihaber, silonun faydalarını hiç düşünmemiş niceleri, siloları yıkmanızı öğütlemiştir eminim sizlere de... İş hayatının derin düşünmeye muhalif, her olguyu bir kapsül gibi yaygın biçimde, her tarafa tatbik etme eğilimi ve yarattığı zihinsel kısırlık mücadele etmemiz gereken bir şey bence. Ayrıca, ben genel olarak her şeyi mukayese veya benzetme ile tarif etme yöntemini çok ilkel buluyorum.

Gelin, silolara biraz yakından bakalım. 

Silolar tarım, gıda, kimya ve yapı sektörleri için son derece hayati saklama üniteleridir. Barındıracakları maddenin doğasına göre özel izolasyon, statik, havalandırma, direnç, yükleme ve boşaltma karakteristiklerine sahip olmaları gerekir. Farklı silo üniteleri arasında materyal transferini sağlayabilmek adına oldukça iyi tasarlanmış aktarım mekanizmaları ve güç üniteleri ile desteklenirler. Optimum maliyetle maksimum materyali saklama ihtiyacını karşılayabilmek için özel geometrileri olmalıdır. Üstelik, silolar sadece pasif depolama amacıyla değil, bir fabrikada üretim sürecine entegre bekletme, biriktirme veya aktarma istasyonu olarak da konumlandırılabilirler.

Uzun lafın kısası, silolar olmasa birçok endüstrinin dengesi bozulur, bazıları da yok olur. İyi bir silo ortaya koyabilmek için malzeme bilimi, kimya, iklimlendirme, inşaat ve süreç mühendisliği gibi alanlarda beceriye sahip olmak gerekir. Yani, anlamadan, bilmeden siloları yıkarsanız başınıza kötü şeyler gelebilir.

Silolara direkt savaş açan kişiler, silo derken işletmelerdeki departmanları kastediyorlar. Oysa departmanlaşma salt negatif bir anlama gelemez. Aksine, modüler tasarımın ve kontrollü otonominin bir yansımasıdır. Bir bakış açısıyla, düzeni, yapısallığı ve hiyerarşiyi temsil ederler.

Medeniyet düzen, yapısallık ve hiyerarşi üzerinde kurulmuştur. Örneğin, hayat ağacı diye betimlenen olgu insanın kaosa karşı kutsadığı yapısal hiyerarşiyi temsil eder. Kökler, ana gövde, dallar, alt dallar, yapraklar ve bu düzende yer altından göğün en yüksek mertebelerine yükselme...

Görüldüğü üzere, bir konuya yakından bakmadan ve derinlemesine akıl yürütmeden bir takım kalıp düşüncelerin izinde yol almak son derece sağlıksız bir tutum.

Bir de Conway kanunu var. Ünlü bilgisayar bilimci Melvin Conway 1960'larda ortaya koymuş bu kanunu. Conway özetle diyor ki bir organizasyonun tasarladığı sistem o organizasyonun içsel iletişim yapısının bir kopyasıdır. Bu öylesine geçerli bir içgörü ki daha ortada yazılım mühendisliği disiplini yokken böylesine bir ilişkiyi sarsılmaz bir kesinlikte tespit etmek ve devamında bu yaklaşımın empirik olarak defalarca teyit edilmiş olması inanılmaz. Bugün dahi "domain driven design" yaklaşımında anti-Conway manevraları önerilmektedir. Tabi ki Conway'in zamanında işletmeler yazılım sistemleri üretiyordu, yani tanımlayan ve baskın olan taraf organizasyon idi. Şimdilerde neredeyse işletmeler yazılım tarafından tanımlanır vaziyette. Şirketlerin yapısı bilgisayar sistemlerine o kadar bağlı ki şirkete ait yazılım sistemlerini ayakta tutabilmek adına organizasyonun orijinal yapısında yer almayan birçok departman teşkil ediliyor. Bu tersine dinamikte, Conway kanunu  nasıl ele alınmalı diye düşünmekte fayda var ama bu başka bir yazının konusu olabilecek kadar büyük bir başlık. Neticede, Conway kanununu hesaba katmadan siloları yıkarsanız, yazılım sisteminiz de yıkılabilir ve herhangi bir "anti-corruption-layer" sizi kurtaramaz.

Vasat bir var oluş için kalıplar iyi birer kılavuz olabilir. Fakat, amacınız zengin ve özgün bir yaşam sürmekse, siloları hemen yıkmayın, önce bir inceleyin.

Daha iyisini beceremeyecekseniz dokunmayın.

Yorulsanız Bile

 

Tarih 26 Ağustos oldu yine... Büyük Taarruz 103 sene önce bugün başladı. Böyle özel milli günler ve haftalarda Atatürk'ün kaleminden çıkmış veya direkt kendisi tarafından yapılmış konuşmaların derlendiği kitapları okuyup düşünmeye özen gösteriyorum.

Bu dönemde de Can Yayınları'ndan çıkmış iki eseri okudum: Biri "Yorulsanız Bile", diğeri de "Mütarekeden Zafere". İki kitapta da Atatürk'ün yaptığı konuşmalar kronolojik olarak derlenmiş.

Atatürk, söz söylemekte çok yetkin bir lider. Bu iki kitapta yer alan birçok konuşması ilham verici, net ve etkili ama Yorulsanız Bile adlı kitabın 75. sayfasında bir tanesi var ki birçok açıdan beni derinden etkiledi ve buraya not düşmek istedim. Bu konuşmayı Atatürk, 27 Ocak 1923 tarihinde, henüz vefat etmiş olan annesinin İzmir'deki mezarı başında yapmış. Bir oğul, bir asker, bir devlet adamı ve bir idealist lider perspektiflerinden, konuşmayı yaptığı döneme, ve geleceğe dair ibret dolu ve duygu yüklü sözler: 

Annem Bu Toprağın Altında

Zavallı validem, bedenini bütün millet için ideal olan İzmir'in kutsal topraklarına bırakmış bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm yaradılışın en tabii kanunudur. Fakat, böyle olmakla beraber bazen ne hüzünlü görünümler arz eder. Burada yatan validem, zulmün, zorun bütün milleti felaket uçurumuna götüren bir keyfi idarenin kurbanı olmuştur. Açıklamama müsade buyurursanız, ıstıraplı hayatının bariz birkaç noktasını arz edeyim. Abdülhamit devrindeydi, 1905 tarihinde okuldan henüz kurmay yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat, bu adım hayata değil, zindana denk geldi. Hakikaten bir gün beni aldılar ve baskıcı idarenin zindanlarına koydular. Orada aylarca kaldım. Validem, bundan ancak hapisten çıktıktan haberdar olabildi. Ve derhal beni görmekte acele etti. İstanbul'a geldi. Fakat, orada kendisiyle ancak 3-5 gün görşmek nasip oldu. Çünkü tekrar baskıcı idarenin hafiyeleri, casusları, cellatları ikametgahımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Validem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Beni sürgüne götürecek olan vapura bindirilirken benimle görüşmekten men edilen validem göz yaşlarıyla Sirkeci rıhtımında hüzün içinde terk edilmiş bulunuyordu. Sürgünde geçirdiğim tehlikeler onun hayatını ıstıraplar ve göz yaşları içinde geçirmiştir.

Başka bir nokta daha: Mütareke zamanında Anadolu'ya geçtiğim zaman, validemi ıstırap içinde İstanbul'da bırakmak zounda kalmıştım. Yanıma kendisinin kattığı bir adamım vardı. Bunu Erzurum'dan İstanbul'a gönderdiğim zaman. Validem bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberdar olduğu dakikada, benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının infaz edildiğini sanmış ve bu yüzden felç geçirmişti. Ondan sonra, bütün mücadele seneleri onun hayatını elem, ıstırap içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümtinin ve bütün düşmanların daima baskı ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgahı bin türlü sebep ve vesilelerle basılır ve aranır, kendisi rahatsız edilirdi. Validem üç buçuk senelik bütün gece ve gündüzlerini göz yaşları içinde geçirdi. Bu göz yaşları ona gözlerini kaybettirdi. Nihayet, pek yakın zamanda onu İstanbul'dan kurtarabildim. Ona kavuşabildim ki, o artık maddeten ölmüştü, yalnız manen yaşıyordu.

Validemin vefatından şüphesiz çok üzgünüm. Ancak, bu üzüntümü gideren ve beni rahatlatan bir şey var ki, o da vatanı yok edip harabe haline getiren idarenin artık bir daha geri dönmemek üzere tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olduğunu görmektir. Valide hanım bu toprakların altında yatıyor ama milli egemenlik ilelebet yaşayacak. Beni teselli eden en büyük güç budur. Evet, milli egemenlik sonsuza kadar devam edecektir. Valide hanımın ruhu ve tüm atalarımızın ruhu önünde, onlara verdiğim vicdan yemini ile tekrar ediyorum. Valide hanımın mezarının önünde ve Allah'ın huzurunda yemin ederim ki, bu kadar kan dökerek milletin kazandığı ve kesinleştirdiği egemenliği korumak ve savunmak için gerekirse, onun yanına gitmkte asla tereddüt etmeyceğim. Milli egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olacaktır.

 
Atatürk, bu konuşmayı yaptığı esnada çekilen bir fotoğrafı. Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir de aynı karede.

Eski Çamlar


Geçen ay meşhur bir "Data & Analytics" etkinliğine katıldım. Aşağı yukarı yer aldığım her seansta yapay zekadan bahsedildi. Yapay zekaya dair en çok yönetişim faktörleri hakkında konuşuldu. Hangi kullanım türlerini nasıl devreye almak lazım, yönetim kurullarına bu işleri nasıl sunmak lazım başlıkları da boldu. "Don't boil the ocean" en çok kullanılan deyimdi. "Her şeyi hemen yapmaya kalkma, büyük düşün küçük adımlarla başla" denildi... Diğer bir yapay zeka sloganı ise "trust" idi. Yapay zeka yazılımlarına dair öngörülemezlik bu işin çözülemeyen bir parçası olduğundan, denetleme değil, güvene dayalı ilerleme önerildi. Sektörde pek yerini bulamamış olsa da Chief Data & Analytics Officer (CDAO) rollerinde yer alanlar ne yapmalı, nasıl yapmalı değerlendirmelerine yer verildi. Data, bahsetmesi nispeten kolay ve temel bir kavram olduğundan "AI-ready Data" etiketiyle veri kalitesi ve yapay zeka ilişkisi güçlü bir şekilde kuruldu. Fakat, analitik biraz öksüz kaldı. "Traditional AI" filan diyerek analitik işlere yapay zeka denilmeye çalışıldı ama pek tutmadı. Bizde bir laf vardır "eski çamlar bardak oldu" denir... Gözlemlediğim kadarıyla, eski analitikler de yapay zeka olmuş :) Ama tam da olamamış... 

Bu dejenerasyona birkaç farklı yazımda da değinmiştim. Yapay zeka, analitik, daha öncesinde veri madenciliği, onun da öncesinde iş zekası ve en temelde bilgisayar bilimi konuları hakkında kafalar karışık. Bilgi eksikliği ve sektörde yer edinme çabasıyla ayağı yere basmayan, ticari modelden yoksun hikayeleştirmeler üzerinden yaygın iletişim yapılıyor. Sıklıkla klasik hesaplama görevlerine yapay zeka denildiğine şahit oluyorum: "Ambara kaç kilo malzeme koyacağımıza yapay zeka ile karar verdik", "Satış hedeflerini yapay zeka ile veriyoruz", "Müşteri segmentlerini yapay zeka ile belirledik" vb. sözler dile getiriliyor.

Bu yazıda yapay zeka nedir, akademik taksonomide yeri nerededir, analitikten farkı nedir gibi tanımlamalara girmeyeceğim ama şunu belirtmekte fayda görüyorum: Bugünlerde yapay zeka ile ilgili yaklaşım ve ürün geliştirme faaliyetleri dünyada 4-5 büyük firma tarafından ve akademik disiplinden kopuk, puslu bir şekilde ilerliyor. Bunun farkında olmamız lazım. Bilişim tarihine baktığımızda bu bir ilk. Bu alandaki temel adımlar hep açık, akademik yanı güçlü, erişilebilir ve irdelenebilir bir nitelikteydi. Devlet girişimi de olsa, özel sektör girişimleri de olsa teknik spesifikasyonlar hep açıktı ve bir standartlaşma mantığı hakimdi. İlk işletim sistemleri, bilgisayar mimarileri, işlemci yapıları, kullanıcı etkileşim modelleri, veri tabanları, programlama dillerine bakıldığında bu makul yaklaşımın izi daima sürülebilir. Yapay zeka alanında, tarihte ilk kez en ileri çalışmalar üniversiteler dışlanarak yürütülüyor. Her şey ticari ve politik, dijital egemenlik kurmaya odaklı. Bir yerlerde daima belirsizlik ve kapalı kutular var. Standartlaşma yok. Bununla beraber, her şeyden haberi var gibi davranan büyükçe bir kitle var. Bu tezat ile makul bir istikamete varmak çok zor...

Ticari Unix işletim sistemi ve kaynak kodu kapalı yazılım lisanslaması tutumuna karşı tepki olarak özgür yazılım akımı başlamıştı ve yıllar içinde zenginleşerek kendine azımsanamayacak ölçüde yer buldu. Fakat, o zamanlar bir yetenekli ekip veya bir kişi azim gösterip işletim sistemi, compiler, editör, driver vb. geliştirebiliyordu. Bu tarz bir özgürlükçü bireysel tutumun yapay zeka alanında boy göstermesi çok zor çünkü ihtiyaç duyulan veri miktarı, donanım gücü ve enerji miktarı bireysel ölçeğin çok ötesinde. Belki akademi tarafından çok daha etkin bir yapay zeka yaklaşımı ortaya konulabilirse özgürleşme kapısı bir nebze aralanabilir.

Dolayısıyla, bilimselliğin ticari arzuların gerisinde kaldığı tekinsiz bir zeminde yapay zeka değerlendirmeleri yapmaya çalışıyoruz. Bu konularda hizmet ve teknoloji sunan firmalar da bu eksende çok yoğun propaganda yapıyorlar. Her yöneticide bir "geride kaldık" tedirginliği var. Acilen bir yapay zeka üretimi yapmak isteniyor.  

Sektör liderlerine tavsiyem, tarihi boyunca kavram ve sunum dosyası üretmiş firmalardan kavram ve sunum almaları, yazılım/donanım üretmiş firmalardan yazılım/donanım almaları ve ticari kar sağlayacak özgün rotaya bağımsızca karar vermeleri. Mevcut durumda sunum ve kavram üretmekte mahir firmalar teknoloji, teknoloji firmaları hukuki yaklaşım, hukuk firmaları da yapay zeka konusunda felsefe üretmeye meyilli. Dedim ya kafalar karışık.

Kendini ispatlamış 3 üretken yapay zeka vakası biliyorum: (i) müşteri destek hizmetleri (Service Now), (ii) akıllı doküman uyarlamaları (JP Morgan), (iii) yazılım geliştirme asistanı (Intuit). Bilgimin kaynağı Evangelos Simoudis. Somutlaştırmadan, yaklaşımın başarısını ispat etmeden basit analitik ve iş zekası uygulamaları, bazen de birinci seviyeden mantık yürütme ve aritmetik ile çözülecek birçok problemi yapay zeka ile çözüyoruz demek ve yapay zekaya mistik bir anlam yüklemek bence pek doğru değil.

Benim bugün itibarıyla bu konulara dair görüşlerim şu şekilde:
  1. Yapay zeka çok disiplinli bir alandır ama neticede, çalışan hali bir yazılım sistemidir. Yazılım mühendislerinin aktifleşmesi gerek. Çok sessizler. İşlem otonomisi, etkileşim tasarımı, hesaplama teknikleri, bilgi teorisi ve yeni bilgi temsil şekilleri ortaya koyma açılarından yapay zeka alanında bilgisayar mühendislerine çok iş düşüyor.
  2. Analitik, "demokratikleşmiş", iş zekası gibi zaman içinde tabana inmiş bir kavramdır. Her iş kolu bağımsız analitik görev yürütebilmelidir. Bilgi teknolojileri bölümleri bu amaca hizmet edecek kaliteli veri ve kullanması kolay analitik platformları iş kollarına sunabilmelidir. Veriye dayalı her fikir saatler mertebesinde iş kolları tarafından test edilebilmeli, uygunsa devreye alınabilmelidir. Teknolojik altyapı bu çevikliği destekler nitelikte olmalıdır.
  3. Veri bilimi, tanımı itibarıyla çokça sorgulanan bir dal olarak belirmişti. Her kurumun ve otoritenin kendine has bir veri bilimi Venn diyagramı vardı. Neticede bu ekipler kuruldu, gelişti... Başta her yönetici "PhD arakadaşlarla bomba gibi ekip kurduk" diye yola çıktılar. Bu arkadaşlar genelde Python programlama dili ile kısa kodlar yazıp meşhur birkaç library kullandılar. Daha net olmak gerekirse, neredeyse hepsi xgboost ve lightgbm ile iş kollarının verdikleri target değişken için en iyi Gini katsayısını yakalamaya çalıştı. "Gini fetişi" diyordu tanıdığım bir CDAO bu duruma. Bir bilgi sisteminin temel taşı olan özgün veri yapısı tasarımı hiç hayata alınamadı. Çok kolonlu, "flat", değişken kümeleriyle ilerlendi. Uzatmayayım, veri bilimi çabaları mantıksal temellendirme, planlama ve stratejik karar otomasyonları alanlarında hayal edildiği ölçüde başarılı olamadı. Zaten belli bir sınırın geçilemeyeceğine dair teorik çerçeveler hep vardı ama bugün yapay zeka için yaratılmış mistik tutum o zamanlar da veri bilimi için yaratılmıştı. Korona salgını esnasında zaman serisi verileri üzerinden salgının bitme zamanını tahmin çabalarını ve yaşanan hüsranı hatırlayın. Evreni deterministik bir düzende işliyor sanarak veriye sahip olanın geleceği bileceği inancına kapılmaktan kaynaklı bir durum. Felsefi niteliği bir yana, günümüzde, ortamda kaliteli veri var ise veri bilimi faaliyetleri teknik olarak tümüyle otomasyona alınabiliyor. Bu konuda birçok başarılı ticari ürün var. Diğer yandan, şu sıralar kimse veri biliminden bahsetmiyor, herkes yapay zekaya yöneldi. Oysa yapay zeka, veri biliminin devamı veya ilerlemiş hali değildir.
  4. "Yazılım artık makineler tarafından yapılıyor" inancına sahip birçok yeni mezun bilgisayar mühendisine rastlamaya başladım. Kodu yazılım sanıyorlar. Bu noktada öğretim üyelerine büyük iş düşüyor. Yenilikçi bilgi sistemleri üretebilecek kalibrede bir zihin yapısına dönülmesi gerek. Bugünlerde veri, bilgi sistemi, yazılım, yapay zeka vb. birbirinden bağımsız kavramlarmışçasına bir güdülenme var ve bence hatalı. Hiç kimse her şeyi bilemez ama bilişim tarihini iyi anlatmak ve ilişkilerin doğru kurulmasını sağlamak bir çıkış yöntemi olabilir.
  5. Üretken yapay zeka kullanarak kod üreten ve bu yaklaşımla profesyonel yazılım mühendisliği yapabileceğini sanan, bazı mesleki yeterlilik sınavlarında dahi bu davranışı sergileyen kurnaz ve dar görüşlü bir kitle türedi ve sayıları hızla artıyor. Yazılım ürünleri üzerinden ticari faaliyet yürüten kurumların bu kitleye karşı dirençli yöntemler geliştirmesi gerek.

Yine hiçbir şeyi beğenmeyip, her şeye bir kulp takmış gibi bir tutum sergiledim ama bunu daha önceki bir yazımda izah etmiştim: Ben ÖYS neslinden bir fen liseliyim. Seçenekler arasından en uygununa razı olmak bizim anlayışımıza ters düşüyor. Bizde formül ezberlemek yok. Temeli öğrenip formülleri her seferinde baştan türetebilmek üzerine eğitildik. Biz önce soruya bakarız enine boyuna, ve gerekirse "bu soru yanlış" deriz. Kalemi atarız, sonuçlarına da katlanırız :) 

Dijital

 Panopticon, Jeremy Bentham

Hayatın her alanını dijital yapılarla tanımlayıp işletmek, bilgisayarlı bir evrene bir iz düşümü sağlıyor ve aslen, bizleri o evrenin kısıtlı dünyasına mahrum bırakıyor. Oysa hayat, fiziki bir durum. Bir zamanda, bir yerde var olmakla yaşarız. O var oluşun yarattığı durumları ancak oradayken kavrayıp, ancak oradayken eyleme geçeriz ki eylem hayatı tanımlayan temel etmendir. Martin Heidegger kendine has ve tatminli bir var oluşu "dasein" terimi ile ifade eder ki bir yerde var olan ve var olduğunun farkında olan anlamına gelir.

Bilgisayar öncesi sembolik sistemlere, yazıya, vesikaya, resmi muameleye bağlı yaratılmış bürokrasi hayatın gerçeğinden kopuk olmakla, hayatın akışkanlığına ket vurmakla itham edilirdi. Bilgisayar sonrası, aynı bağlayıcılıktaki "dijital bürokrasinin" özgürleştirici addedilmesi neden? Eski bürokrasiye göre daha rahat(!) diye mi? Peki, dijital bürokrasi, gerçekte yaşanan hayatın esasına ne kadar uygun?

Bilginin üretimi ve dağıtımı her dönemde, her türlü otoritenin ilgisini çeken başlıca konuydu. Şimdi de öyle. Doğduğumuz anda verilen kimlik ile adeta bu dünyada varlığımız kabul ediliyor. Bir tür ilahi olmayan vaftiz gibi. Bu belgeleme ile "resmen" insan oluyoruz. 

Oysa, kimlik olmasa da fiziken varız ve insanız. 

Uçsuz bucaksız toprakların tapu ve kadastro ile kimliklendirilmesi de benzer bir durum. Sosyal medya mecralarında paylaşım yapan tarafın bir başkasını etiketlemesi de bir tür otoriter erginleme sembolizmi olarak kabul edilebilir: O anda herhengi bir imaj değil, bir insan olursunuz. İster ilahi, ister dünyevi olsun, güç sahibi olanlar sembolik bir bilgi onama süreci ile kendine tasdikli tebaa yaratmakta...

Oysa topraklar var, dağlar var, ırmaklar var, biz varız. Sembolik sistemlere dayalı onay veren bir otorite olmasa da varız.

Şimdilerde, dijital içerik üretimleri insandan ari bir duruma geldiği için, meslek olarak içerik üretenler gergin. "Bilgisayar hakkımızı çalıyor ve mesleğimizi haksızca ele geçiriyor" diyorlar. Burada da yanılgı, mesleği üretilen içeriğe indirgemek bence. 

Bir ressam, eserinin dijital olmasına neden razı olmuştu?

NFT ile neden imza atmıştı?

Üretimde kullandığı malzemeler, eseri sergilediği ortamlar ve en önemlisi üretim süreçleri neden hiç konuşulmaz olmuştu? 

Bilgi üreten bir bilgi işçisinin değer biçilen eylemi neden bilgisayarındaki sunum dosyasına indirgenmişti?

Değer atfedilen bilgi ifade biçimi bir dosyadan mı ibaretti?

İnsanlar bu nedenle mi iş değiştirirken bilgisayarlarındaki şirket dosyalarını alıp götürmeye meyilli? 

Dosyaların yoksa profesyonel dünyada yok musun? 

Hayatın dijital dosyalara indirgenerek tanımlandığı bu örnekler gerçek var oluşumuzdan kopuk olduğu ölçüde boğucu bir etki de yaratmakta.

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz adlı kitapta, Aziz Nesin'in de değindiği, trajediye kayan bir komiklik içinde yaşamayı kabullenmiş bireyler için uyanma vakti geldi artık. Bir bürokratik otorite size öldüğünüzü beyan ettiğinde ölmediğiniz gibi, Dall-e resim yaptığında ressamlığınız da yok olmuyor. Esas olan içinde bulunduğunuz zaman-mekanda aldığınız nefes ve attığınız size has adımdır.

Evinizin bir köşesinde hareketsiz dururken, bağlantı kurduğunuz dijital mecrada fırtınalar kopuyor olması, üzerinde düşünmeye değer bir çelişki resmi. Eğer, gerçekten özgün sembolik bilgi üretimi ile geçiniyorsanız dahi, vücuden hayatın gerçek etkileşimlerinden mahrum kalarak özgün üretime devam edebilmeniz pek mümkün olmaz. Hayat Kartezyen bir akışa tabi değil. Descartes'ın yaptığı gibi bir sobanın içinde otururken, salt düşünce ile bir dünya inşa edemeyiz. Zihninizin tek girdi kaynağı bilgisayar ekranı ise zengin düşünceler üretmeniz pek mümkün olmaz. İçerik üretimine dayalı mesleğinizi özgün içerik üretme disliplin ve sorumluluğundan kopartarak icra ediyorsanız, yani çoğu zaman kopyala/yapıştır ile devam ediyorsanız, bilgisayarlardan mesleki anlamda korkmakta haklısınız.

Gerçekte var olmadığınız dijital hükümranlık alanında sanki varmışçasına baskı hissetmenize gerek yok. Sosyal medya profiliniz siz değilsiniz. Oradaki bağlantılarınız dostlarınız ve sosyal çevreniz değil. Oradaki üretimler sizin eseriniz değil. Oradaki beğenmeler beğenildiğiniz anlamına gelmiyor. Bunu siz de biliyorsunuz, devletler de biliyor, akademi de, dijital mecraların yaratıcıları da... Fakat amaç, gücü pekiştirmek olduğunda gerçeğin önemi azımsanabiliyor.

Unutmayınız ki bu iç içe geçmiş zannedilen dijital-fiziki hayat sistemi, aslında tek yönlü bir işleyiştir. Sizler dijital hükümranlık alanında bir Amerikan web sayfasındaki bir kutuya bir cümle yazıp "gönder" dersiniz. Ama bu dijital eylem yüzünden, fiziken bulunduğunuz ülkenin tutumuna göre, fiziki kolluk kuvvetleri, fiziki vücudunuzu, fiziki bir karakola götürür. Avatarınız o esnada safiyane bir gülümsemeyle dijital alanınızda durmaya devam eder. Hatta, siz öldüğünüzde, dijital sistem, mecradaki bağlantılarınıza doğum gününüzü ara ara hatırlatır(!).

Dijital mecra donuk, sadece bazı tetiklemelerle durum değiştiren bir finite-state-machine yapısıdır. Oradaki sözde varlıklar ile kendinizi ve yaşantınızı tanımlamak haritayı arazi sanmak gibi bir saflıktan ibarettir.

Biraz da bu düşüncelerim nedeniyle, pandemi zamanı uzaktan çalışma beni kötü hissettirmişti. İnsan neredeyse, her şeyiyle oradadır. Kameraya karşı içinde bulunulan şartlardan bağımsız bir görüntü vermek o şartların sizi bağlamadığı anlamına gelmez. John Searle bunu "simulation is not duplication" diyerek tanımlar. Her yönüyle derin analiz etmedim ama içimde şöyle bir his var: Eğer işiniz tamamen uzaktan yapılabiliyorsa, işinizi bir bilgisayar yapabilir.

Bilgisayarsız bir dünyada da var olabilecek becerilere sahip olmalıyız. "Unuttuğumuz" yeteneklerimizi yeniden keşfetmeliyiz. Ve en önemlisi, bir kısır bilgi temsiliyeti meydanı olan dijital yapıları gerçek hayat sanarak, yaşamlarımızı kuraklaştırmamalıyız.

Bana göre, hayat bilgisayara sığmaz. 

Mimar

 
Şişli/İstanbul

Mimar olmak, mimar gibi düşünmek ve üretmek konularına uzun zamandır kafa yoruyorum. İnşaatla ilgili bir kavram olmasına karşın, inşaat harici birçok sektörde hem bir kariyer yolu, hem de bir yaklaşım tarzı olarak yer tutuyor mimarlık. Buna karşın, sadece inşaatla ilgili bir disiplin olarak formel eğitimi veriliyor hala. Kavramın günlük hayattaki yansımaları ile akademik yeri arasında bir ilişki kopukluğu var. Bu nedenle, mimari yaklaşımın ana hatlarını belirleyip, onlar üzerinden, inşaattan bağımsız bir mimari çerçeve çizebilmek üzere okumalar, konuya ilgili arkadaşlarımla tartışmalar yapıyorum bir süredir.

Mimar kelimesi, Arapça'dan gelmiş dilimize ve "imar eden" anlamını taşıyor. Kelimenin İngilizce'si architect ise Latice archiectus, o da Yunanca arkhitekton kelimesinden türemiş. Arkhi usta, üst seviye; tekton ise zanaatkar, üreten, marangoz gibi anlamlara geliyor. Yani işin içinde bir üretme, yapılandırma ve üstatlık var.

Bizim meslekte veri mimarı, yazılım/uygulama mimarı, çözüm mimarı, kurumsal mimar, sistem mimarı, bilgi mimarı, hatta iş mimarı gibi yaygın unvanlar var. Ayrıca, bu durum "isim+mimarı" formülüyle sonsuz biçimde türetilmeye de müsait. En basit gözlemle, bir konuda kıdeminiz artarken, bir noktada kendinize o konunun mimarı demeye başlıyorsunuz. Kurumunuz da buna dair bir unvan devreye alıyor ve olaylar gelişiyor.

Peki, mimarları mimar yapan nedir? Mimari yaklaşımın özünde var?

Klasik mimari ekolden derleyebildiğim başlıklar şu şekilde:

  1. Hacmi tanımlama: Ana akım mimarların yaptığı başlıca iş bu... Boş bir hacmi bir amaca hizmet eder biçimde bir yapı olarak tasarlamak. Bir nevi, yoktan var etmek. Dolayısıyla, inşaat sektörü dışında kendine mimar adı veren kişilerin, bu olmayanı tasavvur etmek ve amaca uygun bir tasarım ortaya koymak konusunda ustalaşması beklenebilir.
  2. Malzeme bilgisi: Mimarlar, tasarladıkları yapılarda kullanılacak malzemeler ve bileşenler hakkında derin bir bilgiye sahipler. Amaca uygun biçimde, ilerici, önceden denenmemiş yapı elemanlarını kullanma cesareti göstermek, bazı durumlarda da işe özel, niş yapı elemanları ve malzemeler üreterek kullanıma almak gibi öncü hareketler de yaparlar. İnşaat dışı mimarların buradan alacakları ilham, kendi tasarım malzemeleri hakkında bilgili olmak ve bazen de standart olarak el altında olmayan bileşenleri üretebilecek beceri ve cesarete sahip olmak denilebilir bence.
  3. Etkileşim tasarımı: Bir mimar, bir yapı tasarlarken o yapıyı kullanacak insanların içerdeki deneyimini, ayrıca o yapıyı konumlandırdığı yerde, yapıya girmeyip yanından geçecek olsalar dahi, insan topluluklarının yapı ile ilişkisini, merkezi ve çevresel olarak tanımlıyor ve çok boyutlu olarak tasarıma dahil ediyor. Bütün bu değerlendirmeler ışığında, yapıya son halini veriyor. Bu noktadan çıkarılabilecek ders oldukça net: İnsanı ve insanın sistemle olabilecek tüm etkileşimlerini merkeze koyarak tasarım yapmalı inşaat dışı mimarlar da. Bilgi sistemlerinde kullanılabilirlik adı verilen kavramın sadece ekran tasarımında kullanılan CSS bilşenlerine indirgendiğini hatırlarsak, mimarlara burada büyük sorumluluk düştüğünü ifade etmemiz gerekir.
  4. Uyum ve estetik: Mimarlar tasarladıkları yapıların estetik bir ifadeye sahip olmasına, ayrıca, çevre yapılarla ve unsurlarla uyum içerisinde olmasına özen gösteriyor. Uyum anlaması ve tanımlaması daha kolay bir kavram ama estetik, başlı başına derin bir konu. Zamana göre estetik algısı tamamen değişebiliyor. Klasik dönem estetiği daha kesin ölçülerle tarif edilebilirken, popüler kültürde estetik kurgu bazen birbirine taban tabana zıt olgularla kendini gösterebiliyor. Fakat, şu veya bu şekilde, bir mimarın estetik konusunda bir kültürel birikimi, algısı, yorumu olmalı. Bu anlayış ile ortaya koyacağı eserin içinde yer alacağı bağlamla örtüşüyor olmasını güvence altına alabilmeli. Yarattığı dokunun niteliğini ve o dokunun genel manzaradaki yerini tahlil konusunda uzman olmalı. Bizim sektördeki mimarların da kurgulayıp hayata aldıkları yapıların çevre sistemlerle uyumunu sağlamaya ve estetik değer yaratmaya özen göstermeleri, bu konuda bilgi ve beceriye sahip olmaları gerekir.
  5. Bakım kolaylığı ve dayanıklılık: Mimarlar, eserlerinin yıllara meydan okuyacak bir sağlamlıkta olmasına özen gösterirler. Zamanın yıpratıcı etkilerine dayanıklı yapılar üretebilmek, bir yanda kullanılan malzeme ve yapı elemanlarının niteliğine, diğer yanda kolay bakım ve yenileme imkanlarına bağlıdır. İnşaat dışı mimarların da kurdukları yapıların dayanıklı olmasına, bakım işlemlerinin düşük maliyetle halledilebilmesine dikkat etmesi, kalıcı eser bırakmaya gayret etmesi oldukça önemli.
  6. Koordinasyon: Mimarlar üretim dinamiklerinin merkezinde yer alıyor ve üretim süreçlerinde görev alan farklı uzmanları tam bir eş güdümle idare ederek yapının zamanında ve tasarıma uygun biçimde inşa edilmesini sağlıyor. Ortaya çıkan problemlerde kalıcı çözüm üretiyor, gerekirse başa dönüp tasarımı geliştiriyor. Mimarın eli daima taşın altında... Mesaj net.   

Benim mimari ortak yaklaşım eksenlerini belirlemekte gelebildiğim nokta şimdilik bu şeklide. Bilgi sistemleri üreten ve yöneten profesyonellerin bu başlıklardan esinlenerek işlerini daha iyi bir mertebeye taşıyabileceklerini düşünüyorum.

Akademi tarafında da mimarlık ve inşaat bölümleri dışında "mimari yaklaşımın esasları" başlıklı dersler olması, genç meslektaşarımızın bu kavramlara hakim olarak sektöre atılabilmeleri açısında büyük değer yaratacaktır.

Tabi ki bilgi sistemlerinin kurumsal mimari yönetimine dair Zachman ve TOGAF gibi yapılar yıllardır var. Fakat, bu mimari çerçeveler klasik mimariden ilham almıyor... Kendi içinde tutarlı ve birbiriyle ilişkili katmanları; bu katmanların zaman içindeki değişimine dair yönetim ilkelerini tanımlıyor. Belki de ana akım mimari ile kurumsal mimari yönetim disiplinlerini ortak bir potada eriterek bazı yeni öneriler yapmalıyız... 

Denemeye değer.

Maçka/İstanbul

Fotoğrafların yarattığı göz acıması için kusura bakmayın ama hayatımızın içindeki birkaç tatsız mimari gerçeği tarihe not düşmek adına paylaşmak istedim.

Turp


turp
Farsça turb, turub
1. isim, bitki bilimi Turpgillerden, yaprakları tüylü, çiçekleri beyaz, sarı, mor renkli bir bitki (Raphanus raphanistrum).
2. isim Bu bitkinin yenilen etli, yumru kökü.

Kaynak: Türk Dil Kurumu Sözlüğü
Esinlenme: René Magritte ve Michel Foucault
Üretim Aracı: ChatGPT, GPT-4-turbo versiyonu

Zeka

Pallas Athena, Rembrandt, 1657

Dikkatinizi çekti mi, bugünlerde bir şeyler yazan herkes değindiği konuyla ilgili genAI ile üretilmiş bir görsel de ekliyor içeriğe. Biraz estetik algısı olanlar ve genAI yapılarını bilenler gerçek bir görsel ile bir çırpıda üretilmiş olan genAI görseli arasındaki farkı kalitesinden kestirebiliyor.

GenAI görselleri oldukça düşük seviyede, bir derinliği yok, hepsi birbirine benziyor... Sırıtıyor. Hele sonradan üretme Atatürk fotoğrafları tam bir facia. Her dijital mecra bu tip vasat üretimlerle kaplanmakta.

Geçenlerde, Anthropic yöneticisi Dario Amodei CFR konuğu olarak bir söyleşi yaptı ve yakın zamanda üretilen "kodların" büyük çoğunluğunun genAI ile yazılacağını söyledi. Bence de, tahminen kodlama işini makineler yapacak gelecekte. Neyse ki yazılım mühendisliği, bilenler için, kodlamanın ötesinde bir kavram ve tanımı itibarıyla, yazılacak olan yeni programlar eskiden yazılmış programların bir permütasyonundan daha fazlası anlamına geliyor.

Büyük ihtimalle, meslek dışından gelen ortalama insanın tetiklemesiyle üretilecek genAI kodları aynı yukarda bahsettiğim vasat görseller gibi her yeri kaplayacak. Sadece konuya hakim olan profesyoneller rakiplerini alt edecek nitelikte yazılım sistemleri hayata alabilecek ve her yeri kaplayan başarısız "yapay üretme" kodlardan olabildiğince uzak durmaya çalışacak. Zaten, bir süre sonra da kendi üretiminin kısır döngüsü içinde kalan genAI yapıları "model collapse" denen kadere boyun eğecek.

Geleceği bilemem tabi ki ama bir ölçüt ortaya koyabilirim: Yazılım sektöründeyseniz ve bir bilgisayar programına bir bakışta yapısını anlayamıyor, olması gerekenleri tarif edemiyorsanız, internete bağlı değilken editörünüz boş kalıyorsa, "kodlayan genAI" sizi yakında işinizden edecek. Sonra da, eğer yazılım üretiminden gelir yaratıyorsa, şirketiniz batacak. 

Özün özü: Zeka kullanmayanların işini, yapay veya değil, zeka kullananlar yok edecek. 

Her zaman olduğu gibi...

İkiz

 İsis ve Osiris

Geçenlerde dijital ikiz üzerine kısa bir hikaye yazmıştım, oldukça beğenilmişti. Bu konuyu bir süre rafa kaldırırım diye düşünüyordum. Fakat, hayat öyle akmadı...

Önce, ünlü fütürist Ray Kurzweil'in kızı, New Yorker karikatüristi Amy Kurzweil ve Kaliforniya Üniversitesi felsefe hocası Daniel Story tarafından kaleme alınmış olan bir makale çıktı karşıma. Okumak isterseniz burada. Makalede, Amy Kurzweil, yıllar önce hayata veda etmiş olan hiç tanımadığı dedesi Fredric Kurzweil'den geriye kalan yazılar, günlükler, notlar vb. bilgileri kullanarak geliştirilmiş bir sohbet yazılımı "Fredbot" ile olan etkileşiminden bahsediyor. Bunun ötesinde, yazarlar, genel olarak ölmüşlerin geriye kalan verileri üzerinden yapay zeka teknikleriyle dijital ikiz yaratma düşüncesinin etrafında dolanarak bir fikir cimnastiği yapıyorlar. Birçok alışılagelmiş sınırı zorlayan, bir taraftan Pinokyo, diğer taraftan Dr. Frankenstein eserlerine dokunan; modern zamanlarda da bazı dizi ve filmlerde ele alınmış olan, gayet çekici bir konu. Teknik açıdan ne kadar yapılabilir olduğunun ötesinde, işin sosyal imkanlarının belirlenmesinde ahlaki, geleneksel ve dini faktörler de devreye girecektir tabi.

Sonra, ünlü bir danışmanlık firmasında görev yapan kıdemli analistlerden birinin konuştuğu bir seminere katıldım. Geleceğin kurumsal yazılım ekosistemi üzerine olasılıklardan, bazı senaryolardan bahsedildi. Ve bu seminerde de otonom yapay zeka unsurlarının (agentic AI) birer müşteri olarak insanların namına alışveriş, yatırım, ödeme, sipariş planlama vb. yapacağı söylendi. Konu yine şahsi dijital ikizlere bağlandı.

Sonra, Satya Nadella'nın Dwarkesh Patel ile yaptığı söyleşiyi izledim. Uzun bir video ve çok farklı konularda hem Microsoft'un, hem de kendisinin duruşunu ve yaklaşımını ifade ediyor Nadella. Benim en çok ilgimi çeken kısmı ise "beyaz yaka" diye tabir edilen, "bilgi işçisi" de dediğimiz, Nadella'nın da videoda "cognitive labor" olarak dile getirdiği sınıfın ne olduğu ve üretken yapay zeka çağında neye dönüşeceği. Bu noktada da bilgi işçilerinin mesaj okuma, toplantı notu alma, rapor okuma, yazma, özetleme, zaman planlama gibi görevleri dijital asistanlarına devredeceklerinden bahsediliyor. Tabi ki bu asistanlar giderek şahsileşecek, asıl çalışanın verileri üzerinden onun bir tür dijital uzantısı veya ikizi haline gelecektir ki yapılan bilgi işleme ve üretimlerinde kişisel kalite faktörleri ortaya konabilsin. Microsoft, tarihinin başından beri bilgi işçilerinin tanımını, sağladığı araçlarla, yapmış bir kuruluş. Belli ki şimdilerde de bizler için bir kader biçiyor... Ama bu başka bir yazı konusu. Şimdilik şahsi dijital ikiz tarafında kalalım.    

Ben, işletmlerin operasyon verileri üzerinden eş anlı simülasyon yazılımlarıyla alternatif planlama, öngörü, arıza tespiti, üretim optimizasyonu gibi işlemlerin yapılması ve bunun adına dijital ikiz denmesi fikrine hem alışığım, hem de bu yaklaşımla barışığım. Fakat, konu insanın dijital ikizine gelince aklım karışıyor. Beni bu mevzuda şüpheye iten düşünceler ahlaki veya sosyal etkilerle ilgili de değil. Tamamen veriyle ilgili.

Benim nazarımda, varoluş demek var olanın evrene yaydığı bilgi ile mümkün olan ve bu bilgi üzerinden kendini belli eden bir kavram. Bu yaklaşımım canlı ve cansız her varlığı kapsıyor. Fakat, burada sadece insanlara yöneleceğim. Çevreye fiziken yaydığımız bilgileri düşünelim: Boyumuz, ağırlığımız, görünüşümüz, yüzümüzün ifadesi, saçlarımız, sesimiz, kokumuz, hareket tarzımız, ısımız, parmak izimiz vb. akla ilk gelenler. Bütün bu vücutsal varoluş evrenimizin içinde, zihinsel süreçlerimiz de organik biçimde çalışarak hem çevreden bilgi toplayıp işlemekte, hem de bilişsel süreçlerimizin bir çıktısı olarak sembolik bilgiler üretmekte: Dil, işaretleşme ve matematiksel ifadeler de dahil her türlü sembolik bilgi kategorisini en kapsayıcı haliyle düşünelim. İşte biz, bütün bu bilgi deryası sayesinde varız.

Kişisel bilgilerin mahremiyeti ve işlenmesi hakkında bu bakış açısıyla düşündüğümüzde ufkumuz da olduka genişliyor. Bugün sadece insani algı yetenekleri çerçevesinde ses, görüntü ve sembolik kimlik bilgileri üzerinden bir yargı oluşturma anlayışı hakim. Bir kurum rızanız olmadan siz yolda yürürken güvenlik kamerasıyla video kaydınızı alırsa, o kuruma başvurarak ilgili kaydın silinmesini talep edebilirsiniz. Ve bu talebinizde haklı olursunuz. Bu örnek, yaydığınız optik bilgilerle sınırlı. Oysa, kokunuzu bilen bir köpek, siz o sokaktan geçtikten saatler sonra sokağı koklayıp sizin oradan geçmiş olduğunuzu anlayabilir. Yani, varoluşunuzdan kaynaklı evrene yayılan kişisel kimyasal bilgileriniz sanki bulaşıcı bir yapıymışçasına ortamda kalır. Eğer bir önceki örnekte güvenlik kamerasıyla sizi kaydetmiş olan kurumun bir köpeğin burnu gibi çalışan güvenlik amaçlı kimyasal sensörleri de varsa ve siz ortamda yokken dahi bir süre önce oradan geçtğinizi tespit edebiliyorsa, kişisel bilgilerin mahremiyeti ve işlenmesi konusunu nasıl ele alacağız? Dedim ya, oldukça ufuk açıcı ama bu da başka bir yazının konusu :)

Gelelim insanların dijital ikizlerini yaratmakta ortaya çıkacak olan bilgi problemlerine. Eğer ikiz yaratmaktaki amaç kişinin tam bir simülasyounu ortaya koymaksa, bu iş çok zor diyebilirim. Çünkü, insanın varoluşundan kaynaklı ortama yaydığı bilgiler, az evvel bahsettiğim gibi, çok çeşitli. İşin kötüsü, bu bilgiler hayat boyu kayıt altına alınmıyor, fragmanlar halinde kaydedilmiş oluyor. Yani mükemmel simülasonu engelleyen temel bir bilgi eksikliği problemi var ortada. Bu sorun doğumdan başlayan çok boyutlu, kesintisiz veri kaydıyla aşılabilir belki uzak bir gelecekte. Tabi, böyle bir gelecek bence çok gayrı insani olacaktır. Asıl problem daha büyük: Biz insanlar, sadece ortama yaydığımız bilgilerden ibaret değiliz. Bizi biz yapan, karakterimizin nüvesini oluşturan birçok bilgiyi sessizliğimizde muhafaza ederiz. Eylemlerimiz ve açıkça ortaya koyduğumuz mesajlarımız kadar eylemsizliklerimiz ve sessizliğimiz de varoluşumuzun formülünde büyük yer tutar. Bugünün bilgi kaydeden teknolojileri bahsettiğim bu sessizlik veya eylemsizlik hallerini kaydedemiyor. Dolayısıyla, bilgi temsili ve bilgi işleme açısından dramatik bir tanımsızlık durumu var. Hiçbir yapay zeka modeli ortaya koymadığınız ama koyabilme potansiyeli taşıdığınız bilgiler üzerinden eğitilemez. Modeller sembolik bilgiye muhtaçtır. Data Science Days 2024 etkinliğinde Akan Abdula, pazarlama yazılımlarından bahsederken "biz artık yapay zeka ile insanların bilinç altına ve derindeki motivasyonlarına ulaşmaya çalışıyoruz" demişti. Bence ortaya koyduğum sessizliğin modellenememesi sorunu nedeniyle bu da çok zor bir uğraş. Sessizliğin derinliğine dair yıllar önce bir yazı yazmıştım, merak edenler buradan ulaşabilir. Söylenmeyenler dünyasında yatar asıl insani zenginlik, bütün sürprizler, icatlar, devrimler oradan alır mayasını. Söylenenler ise ya geçmişi anlatır ki insan hep yanlış hatırlar maziyi, ya şimdiyi anlatır ki şimdinin bilincini ıskalarız çoğu zaman, ya da gelecekten bahseder ki kimse bilemez geleceği. Söylenenler lafta kalır. Bilgi tanımlama ve sunma tekniği açısından sessizliğin sembolizmi ortaya konana dek kişisel dijital ikiz, gerçekleşmesi çok çok zor bir hayaldir diyorum.

Üstelik, ünlü düşünür René Girard'ın mimetik teorisine göre ikiz uğursuzluk kabul ediliyor. Bunu da akılda tutmakta fayda var. 

Kaban

 
Tiamat ve Marduk

Yazılım mühendisleri ikiye ayrılır: Gece yarısı kabanla sistem odası terminali başında hata düzeltmiş olanlar ve diğerleri... 

O zamanlar VPN ile bağlanıp çalışmak yoktu. İş yerine gidilirdi. Kar yağınca hemen paydos verilmezdi, servisler gelemezdi, dolmuşa binilirdi. Trafik tıkanırsa, inip karda Levent'e yürünürdü. 

Gençtik, 2-3 yıl tecrübeli belki. 

Azdık, kişi başına düşen sorumluluk çoktu: Mesela ben ithalat, ihracat, görünmeyen kalemler ve kurumsal kredilerden sorumluydum.

Bekardık, cevvaldik... Dolayısıyla, bayram, tatil, yıl başı nöbetlerinin müdavimiydik.

Geç vakitte, tam eğlenirken veya uyurken, aklımızdaki son şey işken, birden telefon çalardı: 

"Yıl sonu batch programı hata aldı..." derdi operatör.

Taksi tutup Maslak'a, ofise giderdik. Sistem odasına geçip, doğrudan canlı ortam terminalini açar, problemli programı okumaya başlardık. Kaban üzerimizde... Çünkü sistem odası ayazı diye bir gerçek vardır. Donmadan, felç olmadan hatayı bulmak ve düzeltmek gerekir. 

Muhasebe departmanı bir defter-i kebirin borç/alacak karakterini ters işaretlemiş, bu nedenle bakiye hatası alınmış filan olurdu. Sabah 3'te telefonla onay alıp canlı ortamda veri düzeltip programı çalıştırır, bitmesini beklerdik. Kabanla...

Bugünlerde her şey daha başka. Biraz fazla yumuşadı her şey. Editörden çok PowerPoint kullanır oldu herkes. Kimse bilgisayar programı veya yazılım demiyor artık, "kod" deniyor hep. Kodlama kursu filan alınıyor. Herkes bir başkasının programını çağırıyor, kimse kendi yazılımını geliştirmiyor. 

Kafka mezarından kalkıp "Kafka" diye web araması yapsa dumur olurdu.

Çok iyi bir "cache" paketi, çok hızlı bir "queue" paketi, çok veriyi dar alanda tutup mikrosaniyeler mertebesinde sorgulatan veritabanları bulmak istiyor herkes. Javascript bilmek meslek oldu. Apache projelerinin en uygun kompozisyonu ile dağları devirmeye gayret edenler pek çok. Bulutu ulvi bir kurtuluş platformu olarak kabul edenler de... Büyük yazılım/donanım firmalarının ürün lansmanlarını görüp heyecanlara gark oluyor insanlar.

Yapan az, kullanmayı isteyen çok.

Uygun kombinasyonu yakalayan yaptığını düşünüyor. Sorun yaşarsa da "ticket açıyor". Ve bekliyor.

Bu günlerde her şey ve herkes sanki fazla kırılgan.

Tanıyanlar biliyor, saatleri severim. Tasarıma, mühendisliğe, tekniğe ve estetiğe meraklı herkesin saatçiliğe, daha genel anlamda, horolojiye biraz vakit ayırmasını tavsiye ederim. Çok zevkli bir dünya. Zaman denen, tanımlaması zor kavramı bir mekanik düzen ile tasvir edebilmek, zamanı göstermek üzere neredeyse evrensel bir şema yaratabilmek; bu sağlam ve etkin teknik üzerine estetik açıdan da çok zengin katmanlara sahip bir görsel arayüz yaratmak büyüleyici. Üst seviye saatçilik kulvarında yer alan Heuer, şimdiki adıyla TAG Heuer sevdiğim bir üretici. Mottoları "Don't crack under pressure". Bu sloganı işleyen etkileyici bir videoya buradan ulaşabilirsiniz.

"Baskı altında ezilme" diyor TAG Heuer. 

Peki, bu kırılganlıklar dünyasında baskıya karşı nasıl dirençli olacağız? 

Direkt lise fiziğini baz alırsak, birkaç seçenek beliriyor: (a) sert olmak, (b) esnek olmak, (c) iç basınç ile dış basıncı dengeleyebilmek. 

Son seçenek bence en geçerli olan çünkü sertliğin ve esnekliğin bir sınırı var genelde. O sınırıların ötesinde yine zaafiyet oluşur. Oysa dengeleyebilme becerisi teoride sınırsızdır. Çünkü insan, sınırlarını aşabilen bir varlıktır.

Profesyonel geçmişimde hep sistemler kurdum. Başta bilgisayar sistemleri, sonrasında süreçler, organizasyon yapıları... Fakat, ben aslen sisteme değil insanlara inanıyorum. Bazı dönemlerde, o dönemin dinamikleri gereği bazı sistemler gayet güzel iş görür ve bu durum, o sistemi kuran ve işleten insanlarla ilgilidir. İnsanları bilmek, anlamak ve onlara inanmak lazım. Mutfakta şef, orduda general, gemide kaptan ve bunların önderliğindeki herkes. 

İş hayatının meşhur konularından "aile şirketi olmak/kurumsallaşmak", "patronun yönetmesi/profesyonel yönetici atama" değerlendirmelerinde de insan doğasına odaklanmak lazım belki de. Hayatı inşa eden karaktere karşı düzeni sürdüren karakter. Bu konularda hem tecrübesi, hem akademik geçmişi üst seviyede olan bir arkadaşım "lezzeti veren son dokunuşu kim yapıyor, ona bakmalı" demişti. O dokunuşu bir insan yapıyor, bir sistem değil. O halde, insani kurguların yükseldiği, insani karakterin parmak izini belirgin biçimde vurguladığı bir döneme giriyor olabiliriz.

Bireysel etkiden bağımsız olmaya gayret eden bir sistem kurup, bu sistem dahilinde anketlerle "bağlılık" ölçmek veya abartılı "aileyiz" propagandaları yapmak yerine gerçek aile şirketleriyle devam etmek iyi bir tercih olabilir.

Her şeyin ötesinde, herhangi bir sosyal sistemin bütün ayrıntılarına dair direktiflerin netleştirilmesi neredeyse imkansızdır. O sistemde iş gören insanların karakteri yapıya mutlaka sirayet eder. Her insan, kendince bir tarzda, kendince arzuları ön planda tutarak yer alır sistemde. Konuya böyle bakınca, sistemin insandan ibaret olduğu daha da belirginleşiyor.

Kırılganlıktan uzak, umutlu, zihni ve gönlü zengin insanlarla akar hayat. Meraklı, kendiliğinden mutlu ve meşgul... Bir çocuk gibi. 

İşte böyle bir karakter baskı altında ezilmez. İç basıncıyla dış basıncı daima dengeler. 

Aslen, sibernetik (cybernetics) denen kavram, çevreden aldığı sinyallerle iç yapısını düzenleyip yön tayinini devinimsel olarak becerebilen oluşumları tarif eder. Biz insanlar, bu meziyete doğal olarak sahibiz. Kendimizi bir sistem elemanı yerine muktedir ve özerk bir şahsiyet olarak ortaya koyduğumuz her an yönümüzü bilir, ferahlığı yakalarız.

Medeniyetin ibresi, neredeyse her alanda, zıt uçlar arasında periyodik olarak salınıp duruyor. Bunu görmek için parspektifi genişletmek yeterli. İbre nerede olursa olsun, bir yetişkin olarak hayatta yer almak, karar vermek ve eyleme geçmek özgürleştirici bir tutum.

Özgür bir varoluşun belirtisi ise kendine has bilgi üretebilmek, bence.

Kabanı giyip, terminalin başında işini yapmak.

Isıyı içerden üretmek.

Hareket etmek. 

Sana ait lezzeti vermek.

Ve tat almak.

Meta-morph


Gregor Samsa was feeling great that morning but his digital twin was dead. His smart watch was alarming for not having his vital signals got synchronized with his cloud account. He could not log into his mobile phone because his face was not recognized by the camera. Fingerprint was not working either.

He looked down from the window. The city was awake down there. People were flowing through the street in an almost perfect tempo. His smart flat was at 42nd floor. His windows cannot be opened. Central ventilation was off because his digital twin was dead. System considers the flat was empty.

He tried to remember last night. All he recalled was emptiness. He looked at the smart mirror, he was looking good but the mirror started to alarm: "vitality mismatch!".

He left the flat, the elevators didn't come. He ran to the stairs, walked down in a rush. He was starting to panic. He got to the lobby. Headed to the exit but the door didn't open. There was no manual door controllers around. He got back to lobby, touched the building kiosk for help but the system did not respond to him. He decided to get back to his flat.

Started to run up through the stairs. He was feeling perfectly light and energetic as if he was flying to floor 42.

In a sudden, his smart watch stopped alarming.
His bio-signal synchronization was done.
Emergency call was done.
System directed the ambulance.

In minutes, medical team found his body on the stairs. He was dead due to cardiac arrest.

His accounts are closed.
His digital twin is archived beside the digital twins of his family.
His followers shared their condolences on social media. People supported the shared content.

It was still the morning and, in a way, he was still feeling great.

Üretken Yapay

Geçen hafta Cumhuriyetimizin 101. yılını kutladık. Artık kutlamaların sosyal medya yansımaları da kendi içinde bir gelenek haline geldi... Hatta sokaklardan, alanlardan daha hareketli oluyor sosyal medya bazen.

Bugün hala rahat, medeni, özellikle kadınlar için söylüyorum, 'normal' nefesler alabiliyorsak bu cidden Atatürk'ün kurduğu yapının güçlü doğası sayesinde: Laiklik sayesinde, hukuk devleti sayesinde, demokratik cumhuriyet sayesinde. Baskıcı teokratik rejimlerin olduğu ülkelerde toplumdan soyutlanmış kadın manzaralarını, eften püften sebeplerle karakollarda ve hapisanelerde geçen hayatları ibretle görüyoruz. Şükürler olsun Atatürk'e ve kurduğu cumhuriyete. Bin yaşa Atatürk, bin yaşa Cumhuriyet.

Geçen hafta, bu ruhla yapılmış birçok Atatürk temalı paylaşım gördüm. Hepsinin de coşkusu, niyetinin güzelliği, samimiyeti bence tartışılmaz. Fakat, ilginç bir manzara da vardı: Benim dikkatimi çeken paylaşımların yaklaşık üçte birinde yapay zeka ile üretilmiş Atatürk avatarları vardı. Çok çirkin, estetikten uzak, sadece yapılabildiği için yapılmış... Özensiz. Alakasız kıyafetler, renkler, pozlar...

Dünyanın gördüğü belki de en yakışıklı, şık, ve iyi poz verebilen devlet adamı olan Atatürk'ün orijinal fotoğrafları veya tabloları yerine böylesine zayıf avatarlarını üretmek ve bayramda paylaşmak çok anlamsız. Bana göre, Atatürk'ün anısını da yıpratır nitelikte.

Yapay zeka kullanımının bazı bilişsel tembelliklere yol açacağı aşikar. 'Model collapse', yani yapay zeka modellerinin bir süre sonra sadece kendi üretmiş oldukları verilerle eğitilmek zorunda kalarak sığlaşacağı da aşikar. Belli ki bu teknoloji vasatın elinde yayıldıkça sanatı, tarihi, tekniği, estetiği büsbütün yozlaştıracak. Ve birkaç nesil sonra doğruyu teyit edebileceğimiz referanslar da yitip gidecek. Özgünlük bir hayalden ibaret olacak.

Hala orijinal bilgi ve belgelere erişebiliyorken şahsi arşivlerimize yatırım yapmak zaruri görünüyor.

Fiziki arşiv hem de!

Human

 Vitruvian Man by Leonardo Da Vinci
"And I gave my heart to know wisdom, and to know madness and folly: I perceived that this also is vexation of spirit. For in much wisdom is much grief: and he that increaseth knowledge increaseth sorrow." Ecclesiastes 1:17-18

Nowadays, any topic is touching to artificial intelligence (AI). It is a living, breathing phenomenon; vulgarized vastly. Creators of the connectionist AI have been the recipients of ACM Turing Award and Nobel Prize. Science, technology, art, philosophy, law and business as usual discuss AI in different aspect every day. Governments are after regulating and fortifying their digital sovereignty by gaining AI dominance; companies are trying to find innovative ways of devising AI for more profit; average Joe wants to entertain himself and delegate as much of his chores as possible to AI; marketers call every machine, which is able to run software, "AI augmented" such that AI modem, AI TV, AI phone, AI vacuum cleaner... In short, world embraced AI, AI seduced the world, no major resistance exists.

Today, I am not going to discuss AI but human.

Nietzsche said "God is dead" and obliged humanity to build a novel value system because any given ethics would not be functional anymore. It was the dawn of "Übermensch" who was a selfmade being and was able to exist in the nihilist world. In this vague world, human dropped atom bombs on the land and in the ocean; vaporized hundreds of thousands of human beings in seconds. Heidegger watched those bombs, learned his lesson and positioned "authentic dasein" to be careful about technology. It was a big caution pointing the dangers of misuse of technology in the history. Virilio beautifully put forth his ideas on increasing speed and information volume we need to handle as a result of advancements in technology. Andy Clark and David Chalmers described us as natural born cyborgs whose traits are expanded by using many forms of technology in our daily lives, especially the technologies that support our cognitive abilities result in a situation named "extended mind". 

Big minds have been thinking about technology and it effects in human nature, for centuries. It is obvious that it has been and will be a dialectic process: We will see the outcomes, in a very dynamic and unforseen way. There won't be any predefined recipe of technological way forward. Human evolution is in its fastest form.

In a world of pervasive AI use, how will we identify natural human touch? Up to this day, our systems were trying to distinguish human beings from software agents by using Turing test dialects. It was already an interesting picture, in which human beings struggle to prove themselves to some software systems for not being a software agent... Remember the web sites with "I am not a robot" check box or CAPTCHA protocols. Today, we are in a position where humans need to understand whether or not their peers are authentic humans. Perhaps, we need to find a test method for this.

Thinking about that challenge, I tried to define some attributes of human beings:

  1. Human beings make typos
  2. Humans write short texts
  3. Humans think simple
  4. Humans utter the first words in their minds
  5. Humans are stubborn
  6. Humans are persistent
  7. Humans lie
  8. Humans react emotionally
While we are in an interaction with an agent or reading a text and wonder whether we are in front of an AI system or a human, we can seek for the signs above. Trying to identify what humans cannot do would give us a clue. Think of your generative AI based conversational agent (GenAI) experiences and compare the picture with the above traits. GenAI alwyas writes a lot, easily apologize, puts as many aspects of a subject as possible, gives no reactions etc.

Besides, I noticed that humans frequently use GenAI for doing their non-humane tasks such as writing a 200+ pages of thesis, controlling interdependencies of different sources of information, editing a video compsed of millions of frames, writing in a foreign language at which they are not very good etc.

I usually think critically but in general, I am an optimistic person. Therefore, I am not expecting any AI caused apocalypse but to me, number of cognitively deskilled persons will increase because of "AI abuse" which is not a surprize, even today.

Think.

Siber Egemenlik

IBM Mainframe System at Bosch Data Center

Daha önceki bir yazımda, siber egemenlik konusuna bulut platformları ve veri mahremiyeti açısından kısaca değinmiştim. Siber egemenlik oldukça kapsamlı ve önemli bir başlık olmakla beraber profesyonel mecralarda hala yeteri kadar ciddiyetle ele alınmadığını düşünüyorum.

Uluslararası alanda, bilgisayar teknolojilerine dayanan stratejilerin önemi bu teknlojiler keşfedildiğinden beri çok yüksek. Eski zamanlarda, özellikle askeri projelerin, uzay keşfi çalışmalarının merkezinde bilgisayarlar varken, artık bütün faaliyet alanlarında dijital bilgisayarlı sistemler hakim. Bu nedenle de bir devletin güçlü ve rekabetçi olabilmesi için kullanıyor olduğu bilgisayar sistemlerinin ve verilerinin üzerinde tam bir hakimiyete sahip olması üst düzey bir kritiklik arz ediyor.

Siber egemenlik tesisi adına yapılması gerekenlerin sektör temsilcileri, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve devlet kurumları tarafından belirlenmesi, eylem planlarının çok boyutlu bir çerçevede ortaya konması, kısa/orta/uzun vadeli hareketlerin başlaması beklenir. Hareketler hemen başlamalı ve fikirler hızlıca denenmelidir ki kuvvetli seçenekler zaman kaybetmeden belirginleşsin. Konunun çok geniş kapsamlı ve karmaşık olması, derin bir bilgi birikimi ve beceri gerektirmesi nedeniyle siber egemenliği kısa zamanda sağlamak neredeyse imkansız. Bu yüzden vakit kaybetmemek çok önemli.

Tabi ki işin bir ucu doğal olarak teknoloji okuryazarlığı ve stratejik teknoloji yönetimine dokunuyor. Tarihe baktığımızda, soğuk savaşın en derin yaşandığı dönemlerde, bilgisayar sistemleri konusunda geriden gelmekte olan Sovyetler Birliği’nin özgün bilgisayar teknolojileri geliştirmeyi tercih etmediğini, zamanlamayı tutturabilmek için tersine mühendislik yöntemleri ile IBM ve PDP sistemlerini kopyaladığını görüyoruz. O zamanlarda geliştirilmiş Sovyet yazılımlarının çoğunda da ALGOL programlama dili kullanılmış. Özgün teknoloji geliştirecek kabiliyette olmak ideal bir durum bence ama çok kolay değil. Yıllara yayılan, planlı bir çaba ve yatırım gerektiriyor. Bu işin kestirme bir yolu benim bildiğim kadarıyla yok.

Pazara bakınca kestirmeci projelere rastlıyoruz tabi. Türkçe arama motoru, Türkçe büyük dil modeli, Türkçe X, Y, Z çalışmalarını duyuyoruz. Kulağa milli teknoloji hamleleri gibi gelmekle beraber bir ülkenin kuvvetli bir teknoloji üreticisi olması adına pek de başarılı göstergeler olduğu söylenemez. Paramızı ve enerjimizi siber egemenliği sağlamak adına çok doğru bir anlayışla sevk etmemiz gerekli. Bilim, teknoloji ve eğitim başlıklarında başarılı olmak için bu alanlardaki hedefleri evrensel boyutta belirlemek gerekiyor. Bir yazılım ürünü tasarlarken yerel değil dünya çapında geçerlilik amaçlanmalı. Bugün küresel ölçekte hakimiyet sağlamış olan hiçbir bilgisayar sistemi İngilizce, Fransızca, Çince sistem olmak üzere tasarlanmamıştır. Evrensel ürün tasarımı ve yönetimi bu noktada belirleyici oluyor. Wikipedia’dan ve sosyal medya platformlarından daha önce geliştirilmiş ve yerel olarak büyük başarı sağlamış olan Ekşi Sözlük platformunun bir evrensel sözlük veya mikro blog (sosyal medya) platformuna evrilememiş olmasının sebeplerinden biri tamamen Türkiye için tasarlanmış olmasıydı bence. Şirket isimleri vermek istemiyorum ama benzeri durumları global ve yerel e-ticaret platformlarının tarihsel mukayesesini yapınca da gözlemlemek mümkün. Özetle, konu bilgisayar sistemleri olduğunda evrensellik yerine tamamen yerelleştirmek veya yerel amaçlı ürün tasarımı yapmak siber egemenlik adına pek geçerli değil diyorum.

Sosyal medya platformlarına ayrı bir başlık açmadan edemeyeceğim. Bu firmaları, son derece naif bir bakış açısıyla, dünyadaki her insana tarafsız hizmet vermek adına kurulmuş yapılar sananlar var. Ve sayıları hiç de az değil. Doğarsın, nüfus cüzdanı alırsın ve ardından bedava e-mail ve sosyal medya hesapların açılır gibi düşünüyor bazıları. Sade vatandaşların böyle bir düşünceye sahip olmasını anlayabiliyorum ama tüzel kişilikler de benzeri şekilde bir tutum sergileyebiliyor. Düşünün mesela, 2005 yılı civarlarında bir Amerikan şirketi devlet kurumlarımız da dahil ülkemizdeki tüm kurumlara şöyle bir pazarlama yapsaydı nasıl değerlendirilirdi?

“Efendim, biz bir web sitesi kurduk. Sizler bu siteye üye olun ve bütün kurumsal duyurularınızı ve müşteri/vatandaş haberleşmenizi bizim site üzerinden yapın. Kullanım ücreti almayacağız.”

Bence, özellikle devlet kurumları şüpheyle bakardı konuya. Günümüzde ise Çin, Rusya gibi bazı ülkeler hariç tüm devletletlerdeki kamu ve özel kurumlar birkaç Amerikan web sitesi üzerinden resmi haberleşme yapmakta bir sakınca görmüyor. Çok ilginç. Bireyleri anlayabiliyorum ama tüzel yapıları bir türlü anlayamıyorum.

Teknolojik stratejiyi ve temel analizi çok sağlam yapmadıkça siber egemenliği başarmak imkansız olacaktır. Şimdilerde yapay zeka, blockchain, quantum bilgisayar sistemleri konularında ama özellikle de yapay zeka için birçok üretici firma “sizin için bir kullanım alanı bulalım” söylemi ile çok sayıda pazarlama faaliyeti yürütüyor. Teknolojilerini kritik iş süreçlerine entegre edebilmek adına her türlü kanalda müthiş bir çalışma yapıyorlar. Sonuçta da kurumların yönetim kurulları “bu teknolojilerden mutlaka faydalanmalıyız” görüşünü benimsiyorlar ve o yönde bütçe planlamaları yapılıyor. Yaşanan bu. Kulağa ilk planda garip de gelmiyor ama tarihteki başarılı teknoloji örneklerine bir göz atınca hiçbirinde esasa dair böylesine bir muğlaklık ve kullanıma dair bu denli bir propagandaya rastlamıyoruz. Birçok örneği düşünebiliriz: Otomobil, telefon, telgraf, bilgisayar, roket, otomatik tabanca, transistör, uçak, radar, beton, kağıt vs. Medeniyet tarihimizde hiç kimse bu başat teknolojiler için kendilerini zorlayarak bir kullanım alanı bulmaya çalışmadı. Teknoloji belli bir problemi doğallığında çözmekteydi zaten. Bugüne tekrar gelirsek, birçok kurulun toplanıp “acaba blockchain ile ne yapabiliriz” diye çok uğraşmaları ve hala anlamlı ve faydalı bir konumlandırmanın tam manasıyla ortada olmayışı, üzerinde düşünmeye değer. Bir biçimde, bahsi geçen teknolojileri kritik alanlarda yaygınlaştırırsak, siber egemenlik açısından doğacak etkilerin boyutlarını da ayrıntılı biçimde değerlendirmeliyiz.

Toparlamak gerekirse, kanımca, takip edilmesi gereken siber egemenlik ölçüsü şu olmalı: Ülkemiz dışındaki bir karar verici ülkemizdeki bilgisayar sistemlerinin işleyişine müdahale edememeli. Basit bir ifade ama altını doldurmak için on yıllarca çalışmak az gelir. Üstelik, içe kapanıp çalışarak halledilebilecek bir konu değil bu, uluslararası paydaşlar ile çözülebilir. Bilgisayar sistemleri ve veri arasındaki ilişkiyi bankacılık sistemi ve para arasındaki ilişkiye benzeterek ele alabiliriz durumu. Her ülkenin kendine has yerel parası ve bankaları var ve evrensel bankacılık sistemi sayesinde paralar global dolaşıma açık. Ve hiçbir ülke diğerinin bankacılık sistemini veya para dolaşımını bloke edemiyor. Bir karşılıklılık hukuku söz konusu. Dünya finansal egemenlik konusunu çözebildiğine göre siber egemenlik konusunu da çözecektir. Zamana, bilgiye ve uygun hukuka ihtiyaç var.