The one below is from 2003. Not too bad.
Hüznü mü yansıtmalı, pisliği mi? İnsalığı sedece hüzünlü dürtüler mi kaynaştırıyor? Yüzüne bakmadığımız insanlara üzülmeyi ne kadar da severiz bizler. Bizler dediğim kabuğunu kıramamış beyaz yakalı pislik örtücüler, mavi yakalı pislik temizleyiciler, yakasız pislik üreticiler, yakalar yapan pislikler...
Bozulmak üzere olan ve kırıldığında iğrenç kükürt kokusu salmaya hazır yumurtalarız. Bu nedenle kıramıyoruz kabuğumuzu. Kapalı, sıcak, koruyucu, güvenli yuvalarımızı niçin terk edelim. Bol kaşarla karıştırılıp güzel bir omlete malzeme olsak daha faydalı olmaz mıydık çocuklara? Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklara...
Geçtiğim yollardan dikkat ederek tekrar geçmeye bayılıyorum. Tarlaları fark ediyorum uçsuz bucaksız. Enerji nakil hatlarını görüyorum hayat taşıyan. Somut olarak taşıdıkları tek hayat birimi göç ederken mola veren kuşlardır aslına bakarsanız. Biz güzel insanlar kendimizi her dem doğanın dışında yapay nesneler olarak görmez miyiz? İnsanoğlu ve asırlardır çapını büyütüyor olduğu medeniyet çemberi, ormanları yok ediyor, filan kaplumbağanın neslini tüketiyor söylemleri hep kendimizi kaplumbağa ile, kayın ağacı ile eşdeğer görmek istemememizden gelmiyor mu? Yaşamak için, daha konforlu yaşamak için, yeni nesillerimiz için, hayatın sırrını bilen alt benliğimiz istediği için önümüze gelene acımayız biz. Son derece rasyonel bir davranış biçimi bana kalırsa. Tutarlı çelişkiler diyarının kralları.
Sen, ben.
Hem ağacı hem kitabı seversin.
Ne kadar çok kitap okursan o kadar çok ağaç keserim.
Ağacı da severim.
Çelişkiden kurtulmak basit. Ağacı okumayı, kitabı dikmeyi öğren. Bir başkası sana duygularını iletsin diye mi herşey? Aracıları kaldır, git ve konuş onunla. Saatlerce, yorulmak bilmeden konuş... Kabuklarınız yavaş yavaş çatlamaya başlasın. İğrenç kokularınızı duyumsayın alabildiğine. Bu vakitten sonra ne senden ne benden omlet olmaz çocukların ağızlarına layık. Peynir için süt veren ineklerin gözleri dahi daha anlamlı kaldı yaşamlarımızın yanında. En azından içini göster de çocuklar ders alsın unutmamacasına. Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklar.
Yanmış günahlarımın küllerini savurmak istiyorum çöllere, kadınımın altınlarını denizlere atıp onun boynunu denizlerle bezemek istiyorum. Okyanusların binlerce kilometre altında yaşayıp demir soluyan zehir bakterileri ile gargara yapmak, altın hırsını yenememiş İspanyol krallarının boğazını Güney Amerika yerlilerinin sıtmalı kanıyla doldurmak istiyorum. Cesaretim kanıtlanmıştır benim ne de olsa. Her gün şah damarının üzerinde ustura gezdiren bir cinsin temsilcisiyim ben. Sinek kaydı traşların şovalyesiyim. Değirmenlere kafa tutan yarım akıllı Don Kişot bile kahraman sayılıyor bu dünyada, aşk içmeye su içmeyi yeğleyen Ferhat anılıyor hayranlıkla Anadolu’nun derinliklerinde hala, meydanlara çıkıp çatal dillerinden irin damlatanlara alkış hediye ediliyor aymazlıkla, benim gibi menevişli zırh yerine kalın yumurta kabuğu kuşanmış cesur kahramanlar da yerini bulur beslenme zincirinin üst katmanlarında.
Kainatta ufacık bir noktasın. Az ve küçüksün. Gezegendeki tüm karıncalar birleşip saldırsa, zefere ulaşmaları birkaç haftayı geçmez. Bir insana karşı on milyon karınca oranı ile barış içinde yaşıyorsun bu, kainatın neresinde olduğunu bilmediğin, mavi kürede. Ve tam o anda insan ırkından hiçbir üyenin görme şansı bulamayacağı kadar uzak bir gezegende, kocaman bir dağın zirvesinden saatte beş yüz kilometre hızla esen fırtınanın ektisiyle bir kaya parçası bırakıyor kendini dipsiz bir vadinin derinliklerine. Neden? İnsan neslinin asla haberdar olamayacağı o kaya neden bildik, ve tamamen insanın doğa anlayışının bir ürünü olan, fizik kurallarına uygun bir şekilde hareket ediyor uzaklarda? Çocuklar mutlu yarınlara ulaşabilsin diye mi? Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklar.
[İnsanoğlunun evrensel gerçekleri saptayabilme ve bunları yaratıcı biçimde kullanıma alabilme potansiyeli olduğu halde sosyal amaçlarımız ve hayat kültürümüzün evrenin her yerinde geçerli olacak kadar deterministik olmadığını görüyoruz. Tek amaç “çocuklarımız mutlu yarınlara ulaşsın”. Bu doğru ve geçerli bir amaç mı? Hayatı neden potansiyelimizin gerisinde kalan kurallar ile şekillendiriyoruz? ]
Karanlığı mı yansıtmalı, ışığı mı? Oturmuş çömlek yapar tezgahında... Çömleği verir buğday alır. Altın rengi başakların hışırtısını duymadan yaşar tezgahının başında. Ömürlerini başakların ışıltısı arasında şarkı söyleyerek geçiren ağutos böcekleri kadar tat alamamıştır yaşamından. Mutlu bir yazdan sonra kışın açlık çekmek var sonunda. Oturmuş hesap yapar masasında... Benzi solmuş radyasyondan, yazar on binleri, toplar milyarları. Hesabını verir, parasını alır. Parasını verir, ilacını alır oturmaktan filizlenmiş basuruna sürmek için. Kızılcık filizlerini görmeden yaşar masasının karanlığında. Bedeninin karanlığında yaşayan tenyalar kadar tat alamamıştır hayatından. Dalından kızılcık toplayıp yiyen bir işsiz olmak var sonunda. Işığın eşiğine takılıp, karanlığın beşiğinde sallanıp uyuyakalmış hayatları belgeler yüzyıllar.
My Old Writings 2
This was written in 2002 as well. It is funny :)
Rahat ölmek için geçirdiğimiz, ince elenip sık dokunarak yaşanan her anı düşün...
İnsanların yüzlerine baktım bütün gün boyunca...
Uzunca bir zaman izledim durdum, hesapsız ve yorumdan uzak bir gözlemdi. Haliyle hiçbir iz göremedim. Bana bakmalarını istedim, onlar bakar bakmaz dikkatli gözlerimi kaçırdım. Karmaşık olmaya çalışırken basitleşmek. Basitleşmekten korkmak. Korkmadan aklına geleni yazmak. Gözlerdeki nazardan kaçıştı belki de yaptığım.
Yeteri kadar anlaşılmaz olursan takdir görürsün. Çevrendekiler seni anladı mı? İşte korkma zamanıdır gelen. Eleştirirler anladıklarını. Genellikle de anlamak için eleştirirler. Olmayana ergi yoluyla bir şeyleri kavramak oldukça ikna edicidir. Olanları görerek, bizatihi yaşayarak anlamak ise unutulmazdır. Hiç bitmeyecekmişçesine devam eden, alabildiğine uzun, sonunda şaşırmayı, dolayısıyla neden bahsettiğini anlamayı umut ettiğin bir cümleyi yavaş yavaş, olanca dikkatle okumaya devam ederken, üzerinde dekoratif pürüzler olan devasa bir duvarın dibinde bağdaş kurup, gözünü duvarın üzerindeki en küçük girintinin içine dikmiş gibi hissedersin kendini ki o minnacık girintinin nasıl olup da seni içine çektiğini anlamazsın bile; başını yukarıya kaldırınca anlarsın aslında duvarın boyunu, küçülürsün, geçmişini hiç düşünmezsin, tek merak ettiğin duvardır...
Neden bu çaba? Kendinle barışık olma çabası neden var?
Neden bu çaba? Depresif olmanın yarattığı karizmatik ve bir o kadar ilgi çekici hayat hikayeleri neden var? Ölmenin yaşam karşısında ne kadar basit olduğunu düşündün mü hiç? Ya da bu satırları yazan kişinin seni boşu boşuna yorduğunu ne zaman fark ettin?
Kusursuz hesaplayıp da yaptığımız hesaba harfiyen uyarak yaşanan her küçük zaman parçası... Rahat ölmek için... Ölürken, dünyada güzel, seni ifade ettiğini düşündüğün bir şeyler bıraktığından emin olmak için... Soyunun devamı için. Sen toprak altında çürürken çıkardığın iğrenç kokular duyulmasın diye. Pişmanlık yaşamamak için.
Özgün olmaktan kastınız nedir? Senden başka hiç kimsede olmayan parmak izin özgündür de nerede kullanılır polis kayıtlarından gayrı? Yazdığın yazı özgündür de kim anlatır sana senin yazdığını senden daha iyi?
Gitme!
Dünya üzerinde daha önce hiç kullanılmamış olan harf sıralamasını okumanı isterim. Cümlelerim tarih boyunca hiç yazılmadı. Karını, kocanı, bebeğini düşünme şimdi. Elindeki kağıdın üzerindekileri de düşünme. Gözlerini işaretlerin üzerinde soldan sağa ağırca kaydır yeter...
İnsanlığın başından beri, sana yapman gereken her şeyi söyleyen, bunu sağlamak için yüz binlerce aracı atamış olan, düşünebildiğin hiçbir şeye benzemeyen bir yaratıcı var. Tek amaç sana, sadece sana ulaşabilmek. Ne kadar basit olduğunu, basitin güzel olduğunu kafana sokmak için yaşamış onca ırkı hayal et. Vazgeçmeyi hiç ama hiç düşünme. Evrende sana laf anlatmaya çalışan bir gizem var. Bu gizemi sen bazen küçük göğüslü bir kadının orantısız derecede iri meme uçlarında hissedersin, bazen de karnının içinden geçen anlamsız girdapta. Sana anlatacak bir hikayem yok. Vücudumdaki elektrikten söz etmiştim sana. Ellerimi, gözlerimi, beynimi dolaşan milyonlarca elektron bu kağıdın üzerine senin şu anda okuduğun şekilleri çizdiriyor. Benliğimin elektrografını inceliyorsun. Bu şekli çizmekteki becerim ise çok ama çok yüksek. Seni sinirlendirecek kadar yüksek bir kabiliyetle göz göze geldin. Durma! Devam et! Kıskan!
Güzel olan dünya varlıklarının sana getirdiği mesajı anlayamadığın zaman yaptıklarını düşün. Gergin karın kaslarını ve her kıvrımın üzerinden büyük bir cazibe ile akan ter damlacıklarını öpmek isersin sen. Kendine aynada fazla bakmazsın. Senin için en güzel akis eşyası nemli göz bebekleridir. Hayran hayran bakan iri gözler... Seni sevmek için, övmek için durmadan bilgi toplayan gözler. Sadece bakan gözler. Süzen gözler. Huşu içerisinde kapanan gözler.
Sence ne zaman gözlerini bir daha açamayacağını bilerek kapatacaksın? Ölmeden önce, sadece bir an önce, öleceğini bilmek senin için neyi değiştirirdi? Hiçbir şeyi! Bakımlı tırnakları olan güzel bir ayak düşünür müydün ölmeden bir an önce?
Ne kadar bencil bir uygarlığın tohumusun sen. Senden önemli ne olabilir ki sen ölmeden bir an önce? Bir an sonra tüm önemini kaybedeceksin, şükür ki o sıra sen artık olmayacaksın. Üzülemeyeceksin arkandan üzülenlere. Ardından gözyaşı dökenler senin için değil, sensiz kalan kendileri için hüzünlü, yaslı, kara günler geçiriyorlar. Sen yoksun nasıl olsa. İlkokulda yazmayı ilk başaran çocuk olman, mahallenin en güzel bisikletine sahip olman gibi ayrıntılar da yok. Kendinle, sadece senle başbaşa kaldığın hiç bitmeyecek bir süreç başladı artık. Sana ağlamaz, gülerdim ben olsam. Milyarlarca yıllık kainat sadece senin bugün ölmen için yaratıldığını haykırır sana. Çok önemlisin sen. O sebeple anlamadan geçiştirdiğin her olgunun sana getirdiği habere duyarsız kalma lüksün var. Önemli kişiler istedikleri özelliklerini istedikleri kadar kullanır ya da kullanmazlar.
Küçük insan yoktur. Tamamen sana ait olan minik, anlamlı şeyler vardır. Sevgilinin dudağının sol tarafı kim bilir neler ifade ediyordur sana. Beline kondurulan ateşli, ipeksi öpücük; kasığındaki akrep dövmesi, bir çocuğun ölümünü izlemek, bir kızın tecavüzden kurtulması; her gece büyük bir huzurla, eline gazeteni alıp tuvalete gitmen üzerine söyleyecek eşsiz şeylerin vardır. Bunları paylaşma güdün güçlüdür fakat, aklındaki mahremiyet duvarı daha güçlü ve yıkılmazdır. Sedece ve sadece seni ilgilendiren milyonlarca şey sen ölünce nereye gidiyor acaba?
Bence hepimizin yaşamı bu tarz duygu ve hareket kırıntıları üzerine kurulu. Her kırıntı bir diğeri ile ne kadar uyumlu ise o kadar gamsız ölürsün.
Ölmek için yaşadığını kabul et. Sadece ölmek için. Başka hiçbir tutarlı amacın yok senin. Hayattan aldığın bütün tat bu amacı çok iyi kavramış olan alt benliğin sayesindedir. Ölmeni engelleyecek hiçbir şey yapamazsın.
Korkunç şeylere şahit olacak gelecek nesiller. Senin kabusların onlar için komedi filmi olacak. Bilmiyorsan, üzerinde kontrol sağlayamazsın. Kontrol edemediğin şeylerden uzak kalmak istersin. Bunu başaramazsan korkarsın.
Kontrol edemezsin, kaçamazsın, KORKARSIN! Niçin her anımızı ölümden korkarak geçirmeyiz bizler? Çünkü beynimiz unutmaya programlıdır. Gereği kadar unuturuz. Kaçarız. Kaçabildiğin şey sana zarar veremez. Bu sebeple korku filmlerinin kaçış sahnelerinde kahramanımız hemen tökezleyip düşer. Sen de korkarsın kahramanımızla beraber.
Eminim bütün anlattıklarımı biliyorsundur. İkimizin de bildiği o kadar çok şey aynı ki... bilmediklerine duyduğun merak getirdi seni buraya kadar. Önlenemeyen merak güdüsüdür hepimize vakit kaybettiren. Vakit kaybedilir mi hiç? İnsan kendine ait olmayanları kaybedebilir mi? Kaybetmekten korkmayı yenmelisin. Sen önemlisin. Sana yakın veya uzak olan bütün mekanizmalar senin arzuların doğrultusunda akıyor gibi gelmiyor mu hiç? Senden istenen tek şey mesajı alman. Sabit olan, hiç değişmeyen tek bir noktayı bütün benliğinle kabullenmen. Bencilliğimizi yenemediğimiz her anı korkarak geçiririz bizler. Bırak senin neslin tükensin. Bırak korktukların birer birer gerçek olsun. Bırak gitsinler. Rahat ölmeyi unut. Son derece büyük bir acı ile öl. Dünyada kazanacağın tek değişmez şey ölümündür. Bunu kesinlikle kazanacaksın. Amacın haz almaksa bundan, sana rahat gelmesini değil, acılı bir biçimde gelmesini istersin. Uğruna cefa çektiğin şeylere olan malikliğin haz verir sana, kolayca kucağına düşenler değil.
Ne bekliyorsun benden? Kafamın içi dolu değil. Zaten bunu anlamışsındır. İstemeden geçirdiğim her zaman parçası dolduruyor beynimi, ben onun bomboş olmasını istiyorum. Benim istediğimle senin beklediklerin, sabah yatakta baldırına giren krampın geride bıraktığı tatsız his ile tüm neşesiyle doğan güneşin paylaşımı kadar uyuşmakta. Bu kramplı sabahın sende bıraktığı iz ne olur ki? Hiç! Öğlen olmadan unutur gidersin. Güneş ise hala izler seni. Gün boyunca, bacağını zorladığın zaman hissettiğin hafif ağrıyı saklayamazsın güneşten. Güneş hiçbir şeyi unutamadığı için yanar durur. Bu sebeple güneş bir gün yok olacak ama sen sonsuzlukta var olacaksın. Tüm sahipliklerinle hem de. Yok olacağını mı sanıyordun yoksa? İmkansız! Unutabilme lüksün elinden alındığı zaman yok olmak isteyeceksin fakat seni dinleyen ve sana itaat eden hiçbir şey olmayacak o vakit.
Rahat ölmek için geçirdiğimiz, ince elenip sık dokunarak yaşanan her anı düşün...
İnsanların yüzlerine baktım bütün gün boyunca...
Uzunca bir zaman izledim durdum, hesapsız ve yorumdan uzak bir gözlemdi. Haliyle hiçbir iz göremedim. Bana bakmalarını istedim, onlar bakar bakmaz dikkatli gözlerimi kaçırdım. Karmaşık olmaya çalışırken basitleşmek. Basitleşmekten korkmak. Korkmadan aklına geleni yazmak. Gözlerdeki nazardan kaçıştı belki de yaptığım.
Yeteri kadar anlaşılmaz olursan takdir görürsün. Çevrendekiler seni anladı mı? İşte korkma zamanıdır gelen. Eleştirirler anladıklarını. Genellikle de anlamak için eleştirirler. Olmayana ergi yoluyla bir şeyleri kavramak oldukça ikna edicidir. Olanları görerek, bizatihi yaşayarak anlamak ise unutulmazdır. Hiç bitmeyecekmişçesine devam eden, alabildiğine uzun, sonunda şaşırmayı, dolayısıyla neden bahsettiğini anlamayı umut ettiğin bir cümleyi yavaş yavaş, olanca dikkatle okumaya devam ederken, üzerinde dekoratif pürüzler olan devasa bir duvarın dibinde bağdaş kurup, gözünü duvarın üzerindeki en küçük girintinin içine dikmiş gibi hissedersin kendini ki o minnacık girintinin nasıl olup da seni içine çektiğini anlamazsın bile; başını yukarıya kaldırınca anlarsın aslında duvarın boyunu, küçülürsün, geçmişini hiç düşünmezsin, tek merak ettiğin duvardır...
Neden bu çaba? Kendinle barışık olma çabası neden var?
Neden bu çaba? Depresif olmanın yarattığı karizmatik ve bir o kadar ilgi çekici hayat hikayeleri neden var? Ölmenin yaşam karşısında ne kadar basit olduğunu düşündün mü hiç? Ya da bu satırları yazan kişinin seni boşu boşuna yorduğunu ne zaman fark ettin?
Kusursuz hesaplayıp da yaptığımız hesaba harfiyen uyarak yaşanan her küçük zaman parçası... Rahat ölmek için... Ölürken, dünyada güzel, seni ifade ettiğini düşündüğün bir şeyler bıraktığından emin olmak için... Soyunun devamı için. Sen toprak altında çürürken çıkardığın iğrenç kokular duyulmasın diye. Pişmanlık yaşamamak için.
Özgün olmaktan kastınız nedir? Senden başka hiç kimsede olmayan parmak izin özgündür de nerede kullanılır polis kayıtlarından gayrı? Yazdığın yazı özgündür de kim anlatır sana senin yazdığını senden daha iyi?
Gitme!
Dünya üzerinde daha önce hiç kullanılmamış olan harf sıralamasını okumanı isterim. Cümlelerim tarih boyunca hiç yazılmadı. Karını, kocanı, bebeğini düşünme şimdi. Elindeki kağıdın üzerindekileri de düşünme. Gözlerini işaretlerin üzerinde soldan sağa ağırca kaydır yeter...
İnsanlığın başından beri, sana yapman gereken her şeyi söyleyen, bunu sağlamak için yüz binlerce aracı atamış olan, düşünebildiğin hiçbir şeye benzemeyen bir yaratıcı var. Tek amaç sana, sadece sana ulaşabilmek. Ne kadar basit olduğunu, basitin güzel olduğunu kafana sokmak için yaşamış onca ırkı hayal et. Vazgeçmeyi hiç ama hiç düşünme. Evrende sana laf anlatmaya çalışan bir gizem var. Bu gizemi sen bazen küçük göğüslü bir kadının orantısız derecede iri meme uçlarında hissedersin, bazen de karnının içinden geçen anlamsız girdapta. Sana anlatacak bir hikayem yok. Vücudumdaki elektrikten söz etmiştim sana. Ellerimi, gözlerimi, beynimi dolaşan milyonlarca elektron bu kağıdın üzerine senin şu anda okuduğun şekilleri çizdiriyor. Benliğimin elektrografını inceliyorsun. Bu şekli çizmekteki becerim ise çok ama çok yüksek. Seni sinirlendirecek kadar yüksek bir kabiliyetle göz göze geldin. Durma! Devam et! Kıskan!
Güzel olan dünya varlıklarının sana getirdiği mesajı anlayamadığın zaman yaptıklarını düşün. Gergin karın kaslarını ve her kıvrımın üzerinden büyük bir cazibe ile akan ter damlacıklarını öpmek isersin sen. Kendine aynada fazla bakmazsın. Senin için en güzel akis eşyası nemli göz bebekleridir. Hayran hayran bakan iri gözler... Seni sevmek için, övmek için durmadan bilgi toplayan gözler. Sadece bakan gözler. Süzen gözler. Huşu içerisinde kapanan gözler.
Sence ne zaman gözlerini bir daha açamayacağını bilerek kapatacaksın? Ölmeden önce, sadece bir an önce, öleceğini bilmek senin için neyi değiştirirdi? Hiçbir şeyi! Bakımlı tırnakları olan güzel bir ayak düşünür müydün ölmeden bir an önce?
Ne kadar bencil bir uygarlığın tohumusun sen. Senden önemli ne olabilir ki sen ölmeden bir an önce? Bir an sonra tüm önemini kaybedeceksin, şükür ki o sıra sen artık olmayacaksın. Üzülemeyeceksin arkandan üzülenlere. Ardından gözyaşı dökenler senin için değil, sensiz kalan kendileri için hüzünlü, yaslı, kara günler geçiriyorlar. Sen yoksun nasıl olsa. İlkokulda yazmayı ilk başaran çocuk olman, mahallenin en güzel bisikletine sahip olman gibi ayrıntılar da yok. Kendinle, sadece senle başbaşa kaldığın hiç bitmeyecek bir süreç başladı artık. Sana ağlamaz, gülerdim ben olsam. Milyarlarca yıllık kainat sadece senin bugün ölmen için yaratıldığını haykırır sana. Çok önemlisin sen. O sebeple anlamadan geçiştirdiğin her olgunun sana getirdiği habere duyarsız kalma lüksün var. Önemli kişiler istedikleri özelliklerini istedikleri kadar kullanır ya da kullanmazlar.
Küçük insan yoktur. Tamamen sana ait olan minik, anlamlı şeyler vardır. Sevgilinin dudağının sol tarafı kim bilir neler ifade ediyordur sana. Beline kondurulan ateşli, ipeksi öpücük; kasığındaki akrep dövmesi, bir çocuğun ölümünü izlemek, bir kızın tecavüzden kurtulması; her gece büyük bir huzurla, eline gazeteni alıp tuvalete gitmen üzerine söyleyecek eşsiz şeylerin vardır. Bunları paylaşma güdün güçlüdür fakat, aklındaki mahremiyet duvarı daha güçlü ve yıkılmazdır. Sedece ve sadece seni ilgilendiren milyonlarca şey sen ölünce nereye gidiyor acaba?
Bence hepimizin yaşamı bu tarz duygu ve hareket kırıntıları üzerine kurulu. Her kırıntı bir diğeri ile ne kadar uyumlu ise o kadar gamsız ölürsün.
Ölmek için yaşadığını kabul et. Sadece ölmek için. Başka hiçbir tutarlı amacın yok senin. Hayattan aldığın bütün tat bu amacı çok iyi kavramış olan alt benliğin sayesindedir. Ölmeni engelleyecek hiçbir şey yapamazsın.
Korkunç şeylere şahit olacak gelecek nesiller. Senin kabusların onlar için komedi filmi olacak. Bilmiyorsan, üzerinde kontrol sağlayamazsın. Kontrol edemediğin şeylerden uzak kalmak istersin. Bunu başaramazsan korkarsın.
Kontrol edemezsin, kaçamazsın, KORKARSIN! Niçin her anımızı ölümden korkarak geçirmeyiz bizler? Çünkü beynimiz unutmaya programlıdır. Gereği kadar unuturuz. Kaçarız. Kaçabildiğin şey sana zarar veremez. Bu sebeple korku filmlerinin kaçış sahnelerinde kahramanımız hemen tökezleyip düşer. Sen de korkarsın kahramanımızla beraber.
Eminim bütün anlattıklarımı biliyorsundur. İkimizin de bildiği o kadar çok şey aynı ki... bilmediklerine duyduğun merak getirdi seni buraya kadar. Önlenemeyen merak güdüsüdür hepimize vakit kaybettiren. Vakit kaybedilir mi hiç? İnsan kendine ait olmayanları kaybedebilir mi? Kaybetmekten korkmayı yenmelisin. Sen önemlisin. Sana yakın veya uzak olan bütün mekanizmalar senin arzuların doğrultusunda akıyor gibi gelmiyor mu hiç? Senden istenen tek şey mesajı alman. Sabit olan, hiç değişmeyen tek bir noktayı bütün benliğinle kabullenmen. Bencilliğimizi yenemediğimiz her anı korkarak geçiririz bizler. Bırak senin neslin tükensin. Bırak korktukların birer birer gerçek olsun. Bırak gitsinler. Rahat ölmeyi unut. Son derece büyük bir acı ile öl. Dünyada kazanacağın tek değişmez şey ölümündür. Bunu kesinlikle kazanacaksın. Amacın haz almaksa bundan, sana rahat gelmesini değil, acılı bir biçimde gelmesini istersin. Uğruna cefa çektiğin şeylere olan malikliğin haz verir sana, kolayca kucağına düşenler değil.
Ne bekliyorsun benden? Kafamın içi dolu değil. Zaten bunu anlamışsındır. İstemeden geçirdiğim her zaman parçası dolduruyor beynimi, ben onun bomboş olmasını istiyorum. Benim istediğimle senin beklediklerin, sabah yatakta baldırına giren krampın geride bıraktığı tatsız his ile tüm neşesiyle doğan güneşin paylaşımı kadar uyuşmakta. Bu kramplı sabahın sende bıraktığı iz ne olur ki? Hiç! Öğlen olmadan unutur gidersin. Güneş ise hala izler seni. Gün boyunca, bacağını zorladığın zaman hissettiğin hafif ağrıyı saklayamazsın güneşten. Güneş hiçbir şeyi unutamadığı için yanar durur. Bu sebeple güneş bir gün yok olacak ama sen sonsuzlukta var olacaksın. Tüm sahipliklerinle hem de. Yok olacağını mı sanıyordun yoksa? İmkansız! Unutabilme lüksün elinden alındığı zaman yok olmak isteyeceksin fakat seni dinleyen ve sana itaat eden hiçbir şey olmayacak o vakit.
My Old Writings 1
This is written in 2002, it is my first writing and it is really bad :)
Aklında tam olarak şekillenmiş bir öykü olmaksızın kağıda kaleme sarılmak ve bir takım zihinsel kıvılcımlar öbeği ile sayfaları doldurmak, çoğu yazar adayının yaptığı bir şey gibi geliyor bana. Basit bir anlatım, bunun yanında bir takım karmaşık cümle örnekleri ve bir sayfa daha dolar...
Nereye gideceğini bilmeyen ve bacakları ile beyni arasındaki bağlantıyı koparmış bir insanın sadece ve düşüncesizce yol alıyor olmasının verdiği rahatlıktır yazanın yaşadığı. Kendimi mi anlatıyorum, yoksa aynı kaderi paylaşan arzu dolu bir grubun mu sözcüsüyüm bilmiyorum... Kesin olan tek şey, gramer kurallarına uygun bir metin oluştuğu.
Sürekli aynı sözcükleri tekrarlıyor olmak gibi bir kaygısı yoktur yazanın. Okuyucuyu etkilemek ondan çok uzakta olan bir mefhumdur. Söz etkileyebilmek olunca işler değişir. Bu, beklenmedik bir başarı olur. İddiasız ama başarılı. Ve belki de bir safsata yumağıdır oluşan. Kesin olan tek şey, bir sayfanın daha dolduğudur.
Benim gibi birçok yazanın olduğundan eminim. Oluşan metin, belki de yeni bir insan kitlesinin manifestosu olacak. Yazar ve yazan arasındaki fark! Ön çalışma yok, saha araştırması yok. Üzerinde çalışılmışlık ise zaten yazana yeterince sıkıcı gelmekte. İstisnai tek ön çalışma yazanın bir biçimde şekillenmiş olan ömrüdür. Ama yazan ömrünü kağıda döküyor da sayılmaz çünkü yaşı bir ömrü niteleyemeyecek kadar küçük olabilir. Yazının kaynağı, yazanın tüm vücudunu dolaşan, beyin merkezli elektrik akımıdır ki düşünceleri ve kas hareketlerini temeller. Pek çok üstat tarafından küçümsenme ihtimalim olduğu halde, bu elektriğe inancım ve saygım sonsuz. Zira bahsettiğim elektrik her insanın en hayati işlerinin de kaynağını teşkil etmekte. Ve ileri giderek şunu da söylüyorum: ”Çoğumuz bu elektriğin esiriyiz!”. Nietzsche çoğu zaman zihinsel şoklarına esir düşer ve hafif bir meditasyon haliyle yazardı yapıtlarını. Sen ise sevişirken esiri olursun vücudundaki akımın. Ben de umarsızca sayfaları doldururken teslim ediyorum kendimi bu içimdeki eğitilmemiş enerjiye.
Eğitimli ve akıllıca bir beynin sadece güdülerle yönlendirilmesi: Son derece etkileyici bir deney bu. Bir patlama, bir çeşit doğal afet. Uzunca bir zamandır pek çok girdiyi kabul etmiş bir kutunun çalkalanırken dışarıya saçtıkları. İnsanlara, çevreye, yaşama ilgi duyuyorsanız, bu deneye de ilgi duyuyor olmalısınız.
Metnin sonuna gelirken hatırlıyor olacağınız tek şey, bir metni okumaya başlamışlığınız olacak. Herhangi bir şey anlamamış olmanın verdiği doğal huzurla son satırların üzerinden geçip kendinizi sevgilinizin kollarına atabilir ve uzun bir geceye başlayabilirsiniz. Benle şu sıralar paylaşıyor olduğunuz şey bir ön sevişmeden farksız. Millet olarak ön sevişmeyle fazlaca meşgul olmadığımız gerçeği ise oluşan yazının bu coğrafyadaki anlamsızlığı kadar doğrudur. Erken boşalma kaygısı taşıyan pek çok erkek gibi seks öncesi dürtüsel patlamalardan uzak kalmak isteyişinizi anlayabilirim. Fakat kadınlar bundan hoşlanır.
Nasıl yaşıyor olduğunuza bir baksanıza... Her daim sahip olamadıklarınıza duyduğunuz özlem ile geçiriyor olduğunuz zaman, artı, bu özlemlerinize ulaşabilmek için çalışıyor olduğunuz zaman, artı, son nefesinizi verirken hala birçok eksik yaşanmışlığınızın olduğunu fark ettiğiniz zaman, eşittir hayatınız. Bölen siz, kalan sıfır. Bu bile mutlu edici bir gerçektir bence: Bir insani kendisine bölerseniz, kalan sıfır olur. Ve şu sıra sıfırı anlatan bir yazının başında, yoğun bir anlamsızlığın ortasındasınız. Boş verip önemli işlerinize dönmek ya da ön sevişmeyi boşalmadan uzatabildiğiniz kadar uzatmak. Ve bunu sağlarken sevişiyor olduğunuz gerçeğinden uzak düşüncelere dalmak. İyi bir geciktirici yöntemdir. Can havli ile ilkokulda sıra dayağı yediğiniz günü ilk günkü heyecanı ile anımsayabilirseniz, boşalma zamanınız nereden baksanız üç dakika gecikir ki bu basketbolda çok uzun bir süredir.
Okuyucuyu insan olarak, erkek olarak ya da kadın olarak düşünmek konusunda daima kararsız kalıyorum. Aslına bakarsanız, erkek ve insana hitap ederseniz bir tür kutsal kitap tarzı tutturabilirsiniz: İnsanın fazilet ve eksikliklerinden bahset, erkeklere yaşam ve kadınları konusunda öğüt ver, aralarından birini de peygamber ilan et ve hedef kitlenin sana dönmesini bekle. Dünya üzerinde başarısı kanıtlanmış yegane hitap şeklidir belki de. Bu bir yanda dursun, eğer homoseksüel bir edayla sadece kadınlara hitap edip dip boyalarından, geçen gün vitrinde gördüğünüz ayakkabının hala ucuzlamamış olduğundan, bikini öncesi epilasyonun ne kadar acı verici olduğundan, erkeklerin dünyaya hassasiyetten ne derece uzak baktığından, bunlarla beraber, sevgilinizin ayakları kokan çok iyi bir insan olduğundan dem vurursanız Pakize Suda, Duygu Asena, Feyhan Güler arası bir stile imza atmış olursunuz. Ama bunlardan hiçbiri olmamanın verdiği melezlik duygusu ile ön sevişmenin ötesinde, tümüyle seksten vazgeçip, dönüp sırtınızı uyumanız işten bile olmaz. Sanırım bütün bu anlattıklarım yüzünden, hiç kimseye hitap etmeyen, içgüdülerinin peşinden koşan bir yazan olma yolunu tercih etmekteyim.
Kucağınızda, bembeyaz gelinliği içinde, taşıdığınız taze hayat arkadaşınızla otel odasına giriyor olmanın verdiği uçarı heyecan ve başarmışlık duygusunu düşünün. Bembeyaz gelinliğinizle sevgilinizin kollarında lüks otel odasına taşınıyor olmanın tattırdıklarıyla eşdeğer midir sizce? Hayatlarınızı birleştirmiş olduğunuz o ilk gecenin en çarpıcı anektodu, düğün boyunca içtiğiniz şampanyanın sizi geğirmeye zorlaması ve bununla birlikte eşiniz ısrarla öpmeye çalışıyor olmanız olabilir. Rahatlamak için, kuralları kesin çizgilerle belli olan gerdeğin gereklerini bir yana koyup geğirin. Ve bunu onun gözlerine bakarak yapın. Belki de gözlerinize dikilmiş gözlerimle geğiriyorum satırlarımda. Ne de olsa sizinle geçirdiğim ilk gece bu. Bizim gerdeğimizin kurallarını yıkma hevesimin altında yatan tek şey, rahatlama arzumdur.
Eğer biri, bir süreliğine gözlerinize ve aklınızın bir kısmına hakim durumdayken, yüzünüze “rahatlıyorum” diyorsa bilin ki onun için ön sevişme bitmiştir, hem de sinsi bir erken boşalma ile.
Banyoya git, tanrıya sağ elini yarattığı için şükret.
Aklında tam olarak şekillenmiş bir öykü olmaksızın kağıda kaleme sarılmak ve bir takım zihinsel kıvılcımlar öbeği ile sayfaları doldurmak, çoğu yazar adayının yaptığı bir şey gibi geliyor bana. Basit bir anlatım, bunun yanında bir takım karmaşık cümle örnekleri ve bir sayfa daha dolar...
Nereye gideceğini bilmeyen ve bacakları ile beyni arasındaki bağlantıyı koparmış bir insanın sadece ve düşüncesizce yol alıyor olmasının verdiği rahatlıktır yazanın yaşadığı. Kendimi mi anlatıyorum, yoksa aynı kaderi paylaşan arzu dolu bir grubun mu sözcüsüyüm bilmiyorum... Kesin olan tek şey, gramer kurallarına uygun bir metin oluştuğu.
Sürekli aynı sözcükleri tekrarlıyor olmak gibi bir kaygısı yoktur yazanın. Okuyucuyu etkilemek ondan çok uzakta olan bir mefhumdur. Söz etkileyebilmek olunca işler değişir. Bu, beklenmedik bir başarı olur. İddiasız ama başarılı. Ve belki de bir safsata yumağıdır oluşan. Kesin olan tek şey, bir sayfanın daha dolduğudur.
Benim gibi birçok yazanın olduğundan eminim. Oluşan metin, belki de yeni bir insan kitlesinin manifestosu olacak. Yazar ve yazan arasındaki fark! Ön çalışma yok, saha araştırması yok. Üzerinde çalışılmışlık ise zaten yazana yeterince sıkıcı gelmekte. İstisnai tek ön çalışma yazanın bir biçimde şekillenmiş olan ömrüdür. Ama yazan ömrünü kağıda döküyor da sayılmaz çünkü yaşı bir ömrü niteleyemeyecek kadar küçük olabilir. Yazının kaynağı, yazanın tüm vücudunu dolaşan, beyin merkezli elektrik akımıdır ki düşünceleri ve kas hareketlerini temeller. Pek çok üstat tarafından küçümsenme ihtimalim olduğu halde, bu elektriğe inancım ve saygım sonsuz. Zira bahsettiğim elektrik her insanın en hayati işlerinin de kaynağını teşkil etmekte. Ve ileri giderek şunu da söylüyorum: ”Çoğumuz bu elektriğin esiriyiz!”. Nietzsche çoğu zaman zihinsel şoklarına esir düşer ve hafif bir meditasyon haliyle yazardı yapıtlarını. Sen ise sevişirken esiri olursun vücudundaki akımın. Ben de umarsızca sayfaları doldururken teslim ediyorum kendimi bu içimdeki eğitilmemiş enerjiye.
Eğitimli ve akıllıca bir beynin sadece güdülerle yönlendirilmesi: Son derece etkileyici bir deney bu. Bir patlama, bir çeşit doğal afet. Uzunca bir zamandır pek çok girdiyi kabul etmiş bir kutunun çalkalanırken dışarıya saçtıkları. İnsanlara, çevreye, yaşama ilgi duyuyorsanız, bu deneye de ilgi duyuyor olmalısınız.
Metnin sonuna gelirken hatırlıyor olacağınız tek şey, bir metni okumaya başlamışlığınız olacak. Herhangi bir şey anlamamış olmanın verdiği doğal huzurla son satırların üzerinden geçip kendinizi sevgilinizin kollarına atabilir ve uzun bir geceye başlayabilirsiniz. Benle şu sıralar paylaşıyor olduğunuz şey bir ön sevişmeden farksız. Millet olarak ön sevişmeyle fazlaca meşgul olmadığımız gerçeği ise oluşan yazının bu coğrafyadaki anlamsızlığı kadar doğrudur. Erken boşalma kaygısı taşıyan pek çok erkek gibi seks öncesi dürtüsel patlamalardan uzak kalmak isteyişinizi anlayabilirim. Fakat kadınlar bundan hoşlanır.
Nasıl yaşıyor olduğunuza bir baksanıza... Her daim sahip olamadıklarınıza duyduğunuz özlem ile geçiriyor olduğunuz zaman, artı, bu özlemlerinize ulaşabilmek için çalışıyor olduğunuz zaman, artı, son nefesinizi verirken hala birçok eksik yaşanmışlığınızın olduğunu fark ettiğiniz zaman, eşittir hayatınız. Bölen siz, kalan sıfır. Bu bile mutlu edici bir gerçektir bence: Bir insani kendisine bölerseniz, kalan sıfır olur. Ve şu sıra sıfırı anlatan bir yazının başında, yoğun bir anlamsızlığın ortasındasınız. Boş verip önemli işlerinize dönmek ya da ön sevişmeyi boşalmadan uzatabildiğiniz kadar uzatmak. Ve bunu sağlarken sevişiyor olduğunuz gerçeğinden uzak düşüncelere dalmak. İyi bir geciktirici yöntemdir. Can havli ile ilkokulda sıra dayağı yediğiniz günü ilk günkü heyecanı ile anımsayabilirseniz, boşalma zamanınız nereden baksanız üç dakika gecikir ki bu basketbolda çok uzun bir süredir.
Okuyucuyu insan olarak, erkek olarak ya da kadın olarak düşünmek konusunda daima kararsız kalıyorum. Aslına bakarsanız, erkek ve insana hitap ederseniz bir tür kutsal kitap tarzı tutturabilirsiniz: İnsanın fazilet ve eksikliklerinden bahset, erkeklere yaşam ve kadınları konusunda öğüt ver, aralarından birini de peygamber ilan et ve hedef kitlenin sana dönmesini bekle. Dünya üzerinde başarısı kanıtlanmış yegane hitap şeklidir belki de. Bu bir yanda dursun, eğer homoseksüel bir edayla sadece kadınlara hitap edip dip boyalarından, geçen gün vitrinde gördüğünüz ayakkabının hala ucuzlamamış olduğundan, bikini öncesi epilasyonun ne kadar acı verici olduğundan, erkeklerin dünyaya hassasiyetten ne derece uzak baktığından, bunlarla beraber, sevgilinizin ayakları kokan çok iyi bir insan olduğundan dem vurursanız Pakize Suda, Duygu Asena, Feyhan Güler arası bir stile imza atmış olursunuz. Ama bunlardan hiçbiri olmamanın verdiği melezlik duygusu ile ön sevişmenin ötesinde, tümüyle seksten vazgeçip, dönüp sırtınızı uyumanız işten bile olmaz. Sanırım bütün bu anlattıklarım yüzünden, hiç kimseye hitap etmeyen, içgüdülerinin peşinden koşan bir yazan olma yolunu tercih etmekteyim.
Kucağınızda, bembeyaz gelinliği içinde, taşıdığınız taze hayat arkadaşınızla otel odasına giriyor olmanın verdiği uçarı heyecan ve başarmışlık duygusunu düşünün. Bembeyaz gelinliğinizle sevgilinizin kollarında lüks otel odasına taşınıyor olmanın tattırdıklarıyla eşdeğer midir sizce? Hayatlarınızı birleştirmiş olduğunuz o ilk gecenin en çarpıcı anektodu, düğün boyunca içtiğiniz şampanyanın sizi geğirmeye zorlaması ve bununla birlikte eşiniz ısrarla öpmeye çalışıyor olmanız olabilir. Rahatlamak için, kuralları kesin çizgilerle belli olan gerdeğin gereklerini bir yana koyup geğirin. Ve bunu onun gözlerine bakarak yapın. Belki de gözlerinize dikilmiş gözlerimle geğiriyorum satırlarımda. Ne de olsa sizinle geçirdiğim ilk gece bu. Bizim gerdeğimizin kurallarını yıkma hevesimin altında yatan tek şey, rahatlama arzumdur.
Eğer biri, bir süreliğine gözlerinize ve aklınızın bir kısmına hakim durumdayken, yüzünüze “rahatlıyorum” diyorsa bilin ki onun için ön sevişme bitmiştir, hem de sinsi bir erken boşalma ile.
Banyoya git, tanrıya sağ elini yarattığı için şükret.
Welcome to the Machine
I can sit down in front of my washing machine and meditate while it is operating in a very very confident fashion :) Maybe I am compensating the deprivation, caused by the chaotic and non-managable equations of life, with the comfort provided by my reliable and simple machine.
Machine has always been a powerful symbol for the ones who think of life. It is beyond time. The concept of machine affected lots of influencers of different epochs: I can consider René Descartes, Gilles Deleuze, Félix Guattari, Roger Waters, Alan Mathison Turing and Nazım Hikmet Ran as the ones who had songs, books, ideas and poems on the machine. Descartes was saying that human body is a sort of machine that works according to the deterministic rules of the nature. Although Deleuze and Guattari were proposing the concept of rhizome and "body without organs", they were talking about the desiring machine for explaining the social system. Alan Turing devised a simple and beautiful abstract machine, which is capable of implementing any possible algorithm in the universe of mathematics, and the whole computer industry has been growing up under the shadow of Turing machines. Roger Waters of Pink Floyd was positioning individuals as passive and highly controlled units against the machine that is able to rule the entire world: The Big Brother, The System:
Welcome my son, welcome to the machine.Roger Waters, 1975
Where have you been?
It's alright we know where you've been.
You've been in the pipeline, filling in time,
Provided with toys and 'Scouting for Boys'.
You bought a guitar to punish your ma,
And you didn't like school, and you
know you're nobody's fool,
So welcome to the machine.
Welcome my son, welcome to the machine.
What did you dream?
It's alright we told you what to dream.
You dreamed of a big star,
He played a mean guitar,
He always ate in the Steak Bar.
He loved to drive in his Jaguar.
So welcome to the Machine.
And finally, Nazım Hikmet was desiring to become a flawless machine:
Trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak
istiyorum!
Beynimden, etimden, iskeletimden
geliyor bu!
Her dinamoyu
altıma almak için
çıldırıyorum!
Tükürüklü dilim bakır telleri yalıyor,
damarlarımda kovalıyor
otodirezinler lokomotifleri!
Trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
Makinalaşmak
istiyorum!
Mutlak buna bir çare bulacağım
ve ben ancak bahtiyar olacağım
karnıma bir türbin oturtup
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!
Trrrrum,
trrrrum,
trrrrum!
trak tiki tak!
MakinalaşmakNâzım Hikmet RAN (Kaplan, 2005: 329)
istiyorum!
I am living on machines. I am automating, developing, integrating machines in order to compose reliable and cost effective systems. No matter what your occupation is, your interaction with the machines may make you feel satisfied and happy or make you anxious and tired at the end of the day.
When I am dealing with the machines, such as my washing machine above, I am full of warm feelings :)
Am I odd?
We Know Each Other
We wake up at 03:00 AM
and search for the facts.
We are curious.
We get bored easily.
We want to learn much.
We have a wide range of interests.
We cannot get satisfied easily.
We think.
We conceive.
We manage.
We handle.
We solve.
We provide.
We feel lonely most of the times.
We've got shining eyes.
We can see each other.
We sense each other.
We can talk to each other.
We know each other.
We like each other.
We are students of the life.
Others can never observe our limits,
we easily see how their hearts beat.
They know nothing
about anything
but the hum of their voices deafens.
They are crowded.
They feel offended.
They envy us.
They criticize us,
roar us.
They've got gods
to burn all of us.
Thoughts and Action
For a long long time I've been reading rather than writing. Recharging my batteries. Restructing my mental background... Simply developing :)
I want to share a very impressive passage from Michel Foucault's last interview, conducted by Paul Rabinow in May 1984:
"...What distinguishes thought is that it is something quite different from the set of representations that underlies a certain behavior; it is also quite different from the domain of attitudes that can determine this behavior. Thought is not what inhabits a certain conduct and gives it its meaning; rather, it is what allows one to step back from this way of acting or reacting, to present it to oneself as an object of thought and to question it as to its meaning, its conditions, and its goals. Thought is freedom in relation to what one does, the motion by which one detaches from it, establishes it as an object, and reflects on it as a problem..."The Turkish translation that is given in the book named Sıradışı Filozoflar (Philosophers Behaving Badly) by Nigel Rodgers & Mel Thompson is below:
"...Düşünce belirli bir davranış içinde yerleşmiş olup ona anlamını veren şey değildir; kişinin bu eylem ya da tespkisinden öncesine gidip onu kendisine bir düşünce nesnesi olarak sunmasına ve anlamı, koşulları ve hedefleri açısından sorgulamasına olanak tanıyan şeydir. Düşünce, kişinin yaptığı şey ile ilgili özgürlüğüdür, kişinin kendini ediminden ayırıp onu bir nesne haline getirmesini ve bir sorun olarak üzerine düşünmesini sağlayan devinimdir..."Don't you think it is a huge cognitive insight?
Subscribe to:
Posts (Atom)


