Showing posts with label Gilles Deleuze. Show all posts
Showing posts with label Gilles Deleuze. Show all posts

Politik Makine

 

 Gilles Deleuze ve Félix Guattari (1980, Marc GANTIER, Fransa)

Neredeyse her ülkenin bir dini var. Dinin yanı sıra, bir politikası ve o politika yönünde kanunları var. Bu ülkelerin halkları benimsedikleri politik, kanuni, dini çerçeveler içinde yaşıyor, düzen kuruyor, anlaşmazlık yaşıyor veya anlaşmazlıkları çözüyor. Bu anlayış, güçlü değer yargıları yaratıyor. Öyle ki bu değerler uğruna, halklar canlarını vermeye veya başka halkların canını almaya gönüllü oluyor. Bu zeminde cereyan eden hayatın farklı odaklarında ise otorite figürleri var: Devlet başkanları, yüksek yargıçlar, dini liderler, kanaat önderleri... Bu şahıslar hayatın sonsuz karmaşıklığı içerisinde karar alıyor ve kararları ile kitlelere yön veriyorlar. Ve bu yön veriş, hiç de ufak çaplı sonuçlara neden olmuyor: Farklı kampların takipçileri büyük çatışmalara girip, bunu yıllar, yüz yıllar boyu sürdürebiliyor. Sadece örnek olması için 16. yüzyıl ilk çeyreğinden beri devam eden İngiltere Krallığı ile Papalık arasındaki hükümranlık catışmasına bir bakılabilir. Bilgiyi derleyip, yorumlayıp karar veren bir kral ve aynı düzende, farklı bir karar veren bir papa. Bu kararlar doğrultusunda vücut bulan çatışmalarda yüzlerce yıl boyunca hayatını kaybetmiş olan yüz binlerce insan. Hayatın, bu kararlar doğrultsunda evrilmesi ile bugünlerin kurumsal yapılarının şekillendirilmiş, sınırlarının çizilmiş olması...

Şimdilerde, hepimiz karar vermeyi ve yorum yapmayı makinelere devretmekten veya hayatı yaşayışımıza dair kritik fikirleri makinelerden almaktan bahsediyoruz. Bu durum, epistemolojik bir soruyu su yüzüne çıkarıyor: Makineler hangi dine, politikaya veya kanuna göre bir bilişsel zemin oluşturmalı?

Helal makine, koşer makine, kraliyet yanlısı makine, liberal makine, komünist makine, millyetçi makine, çevreci makine, faşist makine, şii makine, aydınlanmacı makine, anarşist makine, otoriteryen makine, demokrat makine ve daha binlercesi...

Her topluluk kendi değerler zeminine uygun makine varyansları mı kuracak? Bu olacaksa, nasıl olacak?

Makineler evrensel, yani pozitif bilime dayalı bilgilerin işlenmesi temelinde değil de sosyal yönetim tercihlerine göre programlanacaksa, bir dünya kurulur kurulmasına ama bilgi sistemleri üzerinden küresel entegrasyon olasılığı da bitmiş olur belki de. Geçtiğimiz hafta toplanmış olan Birleşmiş Mılletler Genel Kurulu’nda takip ettiğimiz gibi işlevsiz söylevler üretecine dönüşebilir bilgi sistemleri...

Örneklerini bugün görüyoruz: Çin makineleri, Çin politik görüşüne ve devlet yönetim esaslarına uygun yorum ve bilgi üretimi yapıyor. Çin yasaları böyle tanımlıyor hayatı. Amerikan makineleri, görece daha liberal yorum ve bilgi üretimi yapıyor gibi ama akademik şeffaflık yok, şirketlerin ajandalarına göre tanımlanıyor hayat. Nasıl her ülkenin eğitim sistemi o ülkeye dair pozitif ayrımcı bir düşünce ile insan yetiştirmekteyse, her ülkenin makine eğitim sistemi de benzer bir tutum sergileyecek her halde. Eğitim bakanlıkları “makine eğitim müftedatları” ortaya koymaya başlayacak belki de. Her ülke kendi yankı odasını derinleştirecek ve kalabalıklaştıracak olan makineler mi devreye alacak? Bazı ülkelerde bazı "uygunsuz makineler" aforoz mu edilecek? Uygunsuz makine imal edenler için mahkemeler mi kurulacak?

Bu mantığı yürütürsek, günümüzde her bilgisayarın, elekronik cihazın içine gömülü ve neredeyse zoraki gelen yapay zeka özellikleri artarak devam edeceğine göre ve bu makine zekalarının yorum, karar ve bilgi üretim yöntemleri bulundukları ülkenin siyasi, dini, sosyal durumuna göre uygunlaştırılacaksa, "politik makinelerle" bilişsel entegrasyona doğru ilerleyeceğimiz sonucuna varırız... Bu durum tez, anti tez, sentez üçgeni, mukayeseli düşünme, eleştiri yapabilme, bilimsel yöntemi işletme gibi çağlardan beri insanlığı somut olarak geliştirmiş olan birçok güvenilir yöntemin zamanla yok olmasına neden olabilir.

Bilimsel yöntem ile ortaya konan gerçeklerin siyasi emellerle eğilip bükülmesi sonucu baş gösterebilecek felaketlere bir örnek olması için Stalin-Lysenko ikilisinin Sovyet Rusya tarımına, genetik ve biyoloji bilimine nasıl zarar verdiğini incelemek yerinde olur. Merak edenler burayı takip edebilir. Ayrıntısını okumaya vakti olmayanlar için söyleyeyim: Sonu hayırlı olmuyor, düzeltmek on yıllar alıyor.

Daron Acemoğlu’nun 2024 yılında yazdığı, “The AI Safety Debate is All Wrong” başlıklı makalesinde belirttiği gibi yapay zeka odaklı bir felaket ortaya çıkacaksa, bunun sebebi makineler değil insanların makineleri kullanım tarzı olacak.

Bilgisayarlar ve bilgi sistemleri alanında profesyonel faaliyet gösterecek kişilerin bu alandaki bilimsel ve teknolojik gerçeklerin yanı sıra felsefe, özellikle etik ve bilim felsefesi, siyaset, bilişsel bilim ve psikoloji alanlarından da haberdar olarak işe devam etmeleri zaruri olacak bence çünkü her tip bilgisayar birer siyasi ögeye dönüşecek gibi görünüyor…

Biraz dikkatli bakınca, karar veren, yorum yapan ve bilgi üreten makinelerin, aynı toplumlarda söz söyleme ve karar verme otoritesine sahip kişiler gibi, kendisine yöneltilen bir soru karşısında “bu konuyu bilmiyorum” diyemediğini tespit edebiliyoruz. Her şeye dair söylenecek söz daima var, yeni bir şey öğrenmeye yarayacak boşluk neredeyse hiç yok gibi. Bilgiler tastamam(!).

Hadiseye bu açıdan yaklaşırken, başka bir çıkmaz sokak belirmeye başlıyor: Makinelerin bilgi üretimleri, mantıken, birer “sentetik veri” olmanın ötesine geçemez. Gerçek hayat deneyimlerinden temellenmeyen bu sentetik ve “sembolik” verilere dayanarak sosyal dinamiklerimizi tepeden inme bir tarzda belirler ve insanlara bu ölçüde yaşam tasarlarsak hayatı sığlaştırmış oluruz. Saygıdeğer felsefeci John Searle tarafından net bir şekilde dile getirildiği gibi “Syntax is not semantics. Simulation is not duplication”. Sadece sözdizime (syntax) dayanan simülasyonları gerçek hayat sanmak büyük bir yanılgı olur.

Eğer bu hataya düşülürse, ilginç bir sonuç daha ortaya çıkabilir: Sadece deneyim ile öznel düzeyde vücut bulan ezoterik bilgi, tamamen dile ve tarife bağlı egzoterik bilgiye indirgenmiş olur. Dünyada ezoterizm biter... Ya da politik makinelerin yanında ihitiyaca binaen “ezoterik makineler” de ortaya çıkar. Her iki durum da bambaşka bir yazının konusu.

Şimdilik mola.

Düşünelim.

Welcome to the Machine


I can sit down in front of my washing machine and meditate while it is operating in a very very confident fashion :) Maybe I am compensating the deprivation, caused by the chaotic and non-managable equations of life, with the comfort provided by my reliable and simple machine.
Machine has always been a powerful symbol for the ones who think of life. It is beyond time. The concept of machine affected lots of influencers of different epochs: I can consider  René Descartes, Gilles Deleuze, Félix Guattari, Roger Waters, Alan Mathison Turing and Nazım Hikmet Ran as the ones who had songs, books, ideas and poems on the machine. Descartes was saying that human body is a sort of machine that works according to the deterministic rules of the nature. Although Deleuze and Guattari were proposing the concept of rhizome and "body without organs", they were talking about the desiring machine for explaining the social system. Alan Turing devised a simple and beautiful abstract machine, which is capable of implementing any possible algorithm in the universe of mathematics, and the whole computer industry has been growing up under the shadow of Turing machines. Roger Waters of Pink Floyd was positioning individuals as passive and highly controlled units against the machine that is able to rule the entire world: The Big Brother, The System:

Welcome my son, welcome to the machine.
Where have you been?
It's alright we know where you've been.
You've been in the pipeline, filling in time,
Provided with toys and 'Scouting for Boys'.
You bought a guitar to punish your ma,
And you didn't like school, and you
know you're nobody's fool,
So welcome to the machine.

Welcome my son, welcome to the machine.
What did you dream?
It's alright we told you what to dream.
You dreamed of a big star,
He played a mean guitar,
He always ate in the Steak Bar.
He loved to drive in his Jaguar.
So welcome to the Machine.
                                                    Roger Waters, 1975


And finally, Nazım Hikmet was desiring to become a flawless machine:
Trrrrum,
     trrrrum,
          trrrrum!
     trak tiki tak!
Makinalaşmak
          istiyorum!
Beynimden, etimden, iskeletimden
geliyor bu!
Her dinamoyu
     altıma almak için
               çıldırıyorum!
Tükürüklü dilim bakır telleri yalıyor,
     damarlarımda kovalıyor
          otodirezinler lokomotifleri!
Trrrrum,
     trrrrum,
          trrrrum!
     trak tiki tak!
Makinalaşmak
          istiyorum!
Mutlak buna bir çare bulacağım
     ve ben ancak bahtiyar olacağım
                    karnıma bir türbin oturtup
          kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!
Trrrrum,
     trrrrum,
          trrrrum!
     trak tiki tak!
Makinalaşmak
     istiyorum!
                                       Nâzım Hikmet RAN (Kaplan, 2005: 329)

I am living on machines. I am automating, developing, integrating machines in order to compose reliable and cost effective systems. No matter what your occupation is, your interaction with the machines may make you feel satisfied and happy or make you anxious and tired at the end of the day.
When I am dealing with the machines, such as my washing machine above, I am full of warm feelings :)
Am I odd?