It is from 2004. A short story.
Beyaz sabun kokulu ılık bir meltem esiyordu. Dudaklarım ve yanaklarım, derken boynum ve kulaklarım etkisi altına girdi bu rahatlatıcı akımın. Yünlü bir etek hissediyordum belinde ve kalçalarında. Karnım karnına teğet, gözlerim kapalı dönüyordum odada. Loş hisler diyarında meraklı bir gezgindim adeta. Ne istesem olacakmış gibi geldi birden. Ve müzik bitti. Açmadım gözlerimi. Sadece durduk. Bakmadık birbirimize.
Minderin üzerinde sere serpeydim. Mum sarkıtlarını toparlayıp tekrar aleve yem etmekle meşguldüm. Çoraplarını çıkardı. Yerinde duramayan on küçük parmağıyla tanıştırdı beni. Sonra yavaş yavaş tırnaklarını kesti.
“Ruhun beslendiği kaynak hiç bu kadar uzak olmamıştı bana.“ dedi ve devam etti “Hayatımı vücudumun uzayan tüy ve tırnaklarını keserek geçiriyorum. Oysa o kadar hatırası var ki kesip attıklarımın...”. Şaşkınlıkla ve tepkisizce dinliyordum bana saçma sapan gelen sözlerini:
“Ben de bir gün düşündüm, sanırım on dört yaşındaydım, ve bu denli önemli hatıralarımı çöpe atmama kararı aldım. Gel benimle!”.
Beni kanepenin yanında duran sandığın yanına götürdü. Bir çeyiz sandığı büyüklüğünde, parlak metalden yapılma, sade bir kutuyu andırıyordu. Kapağı açtığında donup kaldım. Sandığın içerisinde yüzlerce küçük bölme vardı ve her bölmenin üzerinde kırmızı kalemle yazılmış tarihler yapıştırılmıştı. Sırası gelmiş olan bölmeye biraz önce kestiği tırnak kırpıntılarını itinayla yerleştirdi, sonra antimikrobiyal bir sprey sıktı. Bölmenin kapağını kapatıp üzerine tarih düştü. Sandığın önünde yere oturup anlatmaya başladı:
“Herkes geçmişini yad etmek için albümlere bakar veya telefon defterini gözden geçirir; mazi ile konuşur. Mazi dediğim, bazen bir bitik aşk, bazen anne bazen de artık asla konuşamayacak olan biridir. Ben de yıllardır kestiğim tırnaklarıma ve saçlarıma bakar, düşünürüm hatıralarımı. Her yerde beraberdik onlarla. Beni hiç bırakmaz onlar, aksine ben hayırsızım ki onlarla olan fiziksel bağımı belirli aralıklarla kesmek zorunda kalıyorum. Oysa onlar ne kadar da... Neyse bildik bir sona gidiyor işte konuşma. Deli olduğumu düşünüyorsun değil mi?”
“Hayır, oldukça ilginç bir yaklaşım. Fakat, bir insan yıllar önce kestiği ojeli tırnaklarına veya balyajlı saçlarına bakıp da ne kadar sıcak bir duyguya kapılabilir ki? Benim için anlamlandırması zor bir durum.”
“Bak!” dedi ve sandığın altlarından, kapağında 09/12/1992 yazılı ufak bölmeyi açtı. Kehribar rengi, ince tırnak kesikleri vardı içeride. Merakla karışık bir tiksinme hissettim. Sonra gözlerine baktım. Işıl ışıldılar. Hayatımda bir daha rastlayamayacağım türden sıcak duygular saçılıyordu gözlerinden. Her insanın garip bir tarafı vardır diye düşünüp gülümsedim ona. Tiksinti biraz azaldı. Eskiden sol elinin baş parmağının olduğunu düşündüğüm tırnağı eline almış derin hislere kapılmıştı. İrkilerek bana baktı ve “Dokuz Aralık bin dokuz yüz doksan iki...” dedi. Sesi çok gerilerden geliyordu.
“Bu neden kehribar renginde biliyor musun?”.
“Zamanla bu rengi almıştır herhalde, on yıldan fazla olmuş keseli.”
“Bilemedin. Kınalı olduğu için. Anneannem yakmıştı kınayı. Küçücük elleriyle her işi gören anneannem.”
“Bu tür bir olayı hatırlatması için tırnak saklamaya ne gerek var yahu?”
“Çok saçma! Ben burada bir anıma fiziksel temas sağlıyorum. Anlayamıyor musun bunu?”
Aslında anlamıştım bahsettiği hissi. Ben de Efes ve Bergama’daki antik kentleri gezerken güneşten ısınmış mermer ve granit sütunlara dokunup bin yıl öncesine gitmiştim. Bin yıl önce bu sütunun tam elimi koyduğum yerine kim koymuştu acaba elini? Sonra ona ne olmuştu? Kadın mıydı, erkek mi? Diğer elinde ne vardı?
Buna benzer bir şekilde yol kenarında rastladığım oval biçimli küçük taşları elime alıp bu taş binlerce yıl önce bir kayaydı. Acaba nerede duruyordu? Hiç üzerinden dinozor geçmiş midir? Nuh tufanını yaşamış mıdır? Gibisinden düşüncelere dalarım.
“Asıl zor olan saçlar! Kuaförlere laf anlatmak oldukça güç oluyor.”
“Tahmin edebiliyorum. Saçlarını nerede saklıyorsun?”
“Diğer odada. Bunun üç katı büyüklükte bir metal dolabım var.”
Gülümsedim. Yoğun şefkat hissediyordum. Geçmişe dair, kesilmiş saçları ve tırnaklarından başka kimsesi olmayan bir kadın fikri bana epey dokunaklı geldi.
Ayakları hala çıplaktı. Terliklerini giyip şıp şıp sesleri ile uzaklaştı.
“Kahven nasıl olsun?” diye seslendi mutfaktan.
Minderin üzerindeki yerimi almış mum ile oynamaya koyulmuştum. “Orta!”.
“Kahveler geldiii.”.
Yanıma oturdu. Mum ışığında, saçları kızıllık saçıyordu. Kıvır kıvır, kızıl yansımalar... Beyaz sabun kokusu duydum yine. Elimi başına götürüp alnını ve saçlarını okşadım. Tebessüm ediyordu. Herşeyi ne kadar da yoğun yaşıyordu. Başını kucağıma koyup uzandı. Rahat ve mutlu görünüyordu.
“Bundan yıllar sonra, şu an başında olan saçları ait oldukları bölmeden çıkarıp baktığında neler anımsayacaksın?” diye sordum. Benimle ilgili sıcak hislerle dolu bir cevap bekliyordum ama tek bir ses çıkmadı.
Uyumuştu.
Aynı soruyu bir daha hiç sormadım. Saçlarını bir daha hiç kesmedi.
My Old Writings 6
It is a poem written in 2003.
Karanlık düşlerden uyandım, titreyerek, ter içinde.
Oda mı loş, gözlerim mi puslu seçemedim.
Yastığın yumuşak, yorganın kalın, vaktin er olduğuydu bildiklerim.
Uyudum.
Bin yıl sürdü uykum.
Acıların gerçek değil...
Feryadını duyamadım.
Uykudaydım...
Sen bir başınayken gündüzleri,
Ben herkesle tadını çıkardım rüyaların.
Kana kana su içtim çöllerde.
Kana kan istedim Anadolu’nun ücra kasabalarında.
Nefesim rüzgar oldu...
Eteğini kaldırdı ucu görünmeyen ovalarda.
Bedenim çınar, bedenin toprak oldu...
Bir nefes daha aldım tütünden,
Çeliğe su verircesine içtim üzüm suyunu...
Kara günleri haber veriyor çocuklar.
Kan kırmızı elma şekeri yalıyorlar, doymak bilmeden.
Küçük ayakları titretiyor aziz ve engin toprağı.
Toprak, ölüm ve yaşama gebe...
Cesetler var karnında, tohumlar var, gözlerin gibi yeşerecek.
Ne olur damlat ılık yaşam suyunu güzel kirpiklerinden...
Yoksa ölüm galip gelecek.
Ölüm galip gelecek!
Karanlık düşlerden uyandım, titreyerek, ter içinde.
Oda mı loş, gözlerim mi puslu seçemedim.
Yastığın yumuşak, yorganın kalın, vaktin er olduğuydu bildiklerim.
Uyudum.
Bin yıl sürdü uykum.
Acıların gerçek değil...
Feryadını duyamadım.
Uykudaydım...
Sen bir başınayken gündüzleri,
Ben herkesle tadını çıkardım rüyaların.
Kana kana su içtim çöllerde.
Kana kan istedim Anadolu’nun ücra kasabalarında.
Nefesim rüzgar oldu...
Eteğini kaldırdı ucu görünmeyen ovalarda.
Bedenim çınar, bedenin toprak oldu...
Bir nefes daha aldım tütünden,
Çeliğe su verircesine içtim üzüm suyunu...
Kara günleri haber veriyor çocuklar.
Kan kırmızı elma şekeri yalıyorlar, doymak bilmeden.
Küçük ayakları titretiyor aziz ve engin toprağı.
Toprak, ölüm ve yaşama gebe...
Cesetler var karnında, tohumlar var, gözlerin gibi yeşerecek.
Ne olur damlat ılık yaşam suyunu güzel kirpiklerinden...
Yoksa ölüm galip gelecek.
Ölüm galip gelecek!
My Old Writings 5
Written in 2004. A boring one.
Gözlerini kapatıp çimenlere uzanıyorsun. Hava çok sıcak ve karnına fıskiyelerden zerre zerre serinlik geliyor. Kimbilir neler düşünüyorsun belli belirsiz? Sıcak çocukluk günlerin geliyor aklına... Bir pazar sabahı uyanmışsın. Baban çok güçlü, annen çok şefkatli. Huzur içerisindesin... Ekmekler kızarmış ve kahvaltı hazırlanmış. On dakika sonra en sevdiğin çizgi film başlayacak. Çay demlenmiş. Çay kaşıklarıyla ince belli bardakların çınlayan dansı başlar birden bire. Şeker yavaş yavaş erir...
Hava çok sıcak ve uzanmışsın toprağa. Yanında ben. Gözlerimiz kapalı. Kapalı gözlerin insanlar üzerindeki etkisi oldukça değişkendir. Kiminin görüşünü artırır göz kapatmak, kimini saklar, kimini kör eder, kimini öldürür. Aklına birşeyler geliyor, heyecanlanıyorsun. Başını sağa çevirip dudaklarını aralıyorsun, neredeyse dökülecek kelimeler dilinden. Toprağı hissediyorsun; kokusunu, sertliğini... Ellerin bedeninin iki yanında, çok güçsüz. Düşüncelerin sığ. İçin ferah. Hayali sözleri sarfediyorsun sonunda ama hava o denli sıcak ki kelimelerin eriyor ve damla damla toprağa karışıyor. Duyamadım seni.
Hava çok sıcak. Başında hasır şapka, karşında dünyanın en güzel mısır tarlaları. Tuvalin başında, dünyanın en güzel mısır tarlası resmini yapıyorsun. Sapsarı, insanın içine enerji ve mutluluk pompalıyor her fırça darbesi. Güneş, tarla, kargalar, boyalar, fırça ve sen başbaşasınız. Kimse bilmiyor orada olduğunuzu. Beraberliğiniz yarım gün kadar sürüyor ve yaptığın resim tam bir şaheser! Bütünüyle sana ait. Ama karnın aç ve paraya dönüştürebileceğin tek şey dünyanın en güzel mısır tarlası resmi. Ölmeyi mi yeğlersin, yoksa güneş, tarla, kargalar, boyalar ve fırçayla olan mahremiyetini satmayı mı?
Asil insan, mahremiyetine saygı duymalıdır diye bellemişsin yıllar yılı. Ürettiklerinden bir başkasına vermek ne de zordur değil mi? Üstelik alacak olan kişi değer bilir birisi mi olacak bilmiyorsun. İyi bakacak mı sarışın güzele? Gülüyorum sana. Tabi ki satacaksın. Hemde bir öğün yemek ve bir gece konaklayacak otel parasına. Müşterin, resmin renkleri evindeki perdelerin rengiyle uyumlu olduğu için tercih edecek sarışın güzeli ve sen yarın başka bir şaheser üretiyor olacaksın. Ne kadar acıklı bir hikaye... Ama dünya bu eksende dönüyor ve sana bir takım özel yetenekler verildi diye daha anlayışlı olmak zorunda değil. O zaman sanata bu kadar değer vermek ve bitmek bilmeyen sanatsal tartışmalara girmek niye? Sanatçıyı yüceltmek niye? Ekmekçiyi ve otelciyi yüceltmek lazım. Ekmek halk için mi, ekmek sanat için mi? Bienallere onları da çağırmak lazım. Cehennem gibi sıcak. Eriyecek resminin boyası, salonun parkesine damlayacak.
Hava çok sıcak. Herkes yabancı. Yürüyorsun kasabanın panayırında. Başın önde. Tek kılavuzun ayak parmakların. Doğru yoldasın!Geçen yolculuğun geliyor aklına, gülümsüyorsun. Hani yol gösterici olarak meme uçlarını seçmiştin de biri sağa biri sola çekiştiriyordu seni. Yalpalayıp düşecektin az kalsın. Adamlar sinsice süzmüştü seni, neler düşündüler kim bilir? Yalnızlık garipleştirir insanı. En azından hava sıcak. Soğuklar başlayınca yalnızlık iyiden iyiye vurur seni. Kapalı ortamlarda yalnız olmak tiksinti verici gelir başlarda: Dışarıdaki soğuğa dayanamayıp kendini bir kafeye atmak istersin ama öncesinde bir dergi veya kitap almalısındır, aksi takdirde oturduğun kafede diğer masaları gözlemekten başka şansın olmaz ve insanlar izlendiklerini fark edip tatsızlık çıkarabilirler. İşin yoksa bir de fark ettirmeden bakmaya çalış, aniden gözlerini kaçır, uğraş dur... En güzel seçim bir kitap almak... Bununla da kalmaz: kafede oturduğun sürece tek başınalığın anlaşılmasın diye on dakikada bir saatini kontrol eder, sağa sola bakınırsın. Gecikmiş bir dostun vereceği sıkıntılı tavır maskesini takarsın yüzüne. Kimse gelmeyecek, on beş satır daha okursun kitaptan. Fakat zamanla alışırsın. Gözlerin kapalı uzanırsın havuzun kenarına. Çırılçıplak. Üzerine su boşaltır hizmetçiler. Kanının vücudundaki yolculuğunun her santimetresini hissetmeye başlarsın. Sıcağı unutursun. Devasa pelit ağaçlarını omuz başında görürsün. Ben gelirim sonra. Saatlerce paylaşırız sessizliği. Son altı aydır konuşmamışsın, son altı aydır ağlamamışsın, son altı aydır sevişmemişsin, son altı aydır hava çok sıcak. Son altı aydır... Dünyanın nice nesillerinin hayal bile edemeyeceği donanıma sahip olduğun halde terlemekten öteye geçememişsin. Ne de olsa hava çok ama çok sıcak. Eriyip damla damla karışmışsın yokluğa.
Kahvaltı bitmiştir. Buruksundur. En sevdiğin çizgi film başlamamıştır. Anlam veremezsin. Hikmet Şimşek ile Pazar konserleri vardır artık. İşitme engelliler için haberler, Pazar konseri ve sıkıcı diğer programlar. Oysa önceki akış ne güzeldi: işitme engelliler için haberler, “uçan kaz ve nis” ve duruma göre “red kit”. Pazar öğleden sonralarının sıkıcılığını katmerler bu Pazar konserleri. Yarına yetiştirmen gereken ödevler de var üstelik...
Aç artık gözlerini, kalk uzandığın çimenlerin üzerinden, bu zamana dön.
Yağmurla gelen yaşama şükürler olsun. Islanan toprağa şükürler olsun. Toplanan kalabalığa ve uğultuya şükürler olsun.
Gözlerini kapatıp çimenlere uzanıyorsun. Hava çok sıcak ve karnına fıskiyelerden zerre zerre serinlik geliyor. Kimbilir neler düşünüyorsun belli belirsiz? Sıcak çocukluk günlerin geliyor aklına... Bir pazar sabahı uyanmışsın. Baban çok güçlü, annen çok şefkatli. Huzur içerisindesin... Ekmekler kızarmış ve kahvaltı hazırlanmış. On dakika sonra en sevdiğin çizgi film başlayacak. Çay demlenmiş. Çay kaşıklarıyla ince belli bardakların çınlayan dansı başlar birden bire. Şeker yavaş yavaş erir...
Hava çok sıcak ve uzanmışsın toprağa. Yanında ben. Gözlerimiz kapalı. Kapalı gözlerin insanlar üzerindeki etkisi oldukça değişkendir. Kiminin görüşünü artırır göz kapatmak, kimini saklar, kimini kör eder, kimini öldürür. Aklına birşeyler geliyor, heyecanlanıyorsun. Başını sağa çevirip dudaklarını aralıyorsun, neredeyse dökülecek kelimeler dilinden. Toprağı hissediyorsun; kokusunu, sertliğini... Ellerin bedeninin iki yanında, çok güçsüz. Düşüncelerin sığ. İçin ferah. Hayali sözleri sarfediyorsun sonunda ama hava o denli sıcak ki kelimelerin eriyor ve damla damla toprağa karışıyor. Duyamadım seni.
Hava çok sıcak. Başında hasır şapka, karşında dünyanın en güzel mısır tarlaları. Tuvalin başında, dünyanın en güzel mısır tarlası resmini yapıyorsun. Sapsarı, insanın içine enerji ve mutluluk pompalıyor her fırça darbesi. Güneş, tarla, kargalar, boyalar, fırça ve sen başbaşasınız. Kimse bilmiyor orada olduğunuzu. Beraberliğiniz yarım gün kadar sürüyor ve yaptığın resim tam bir şaheser! Bütünüyle sana ait. Ama karnın aç ve paraya dönüştürebileceğin tek şey dünyanın en güzel mısır tarlası resmi. Ölmeyi mi yeğlersin, yoksa güneş, tarla, kargalar, boyalar ve fırçayla olan mahremiyetini satmayı mı?
Asil insan, mahremiyetine saygı duymalıdır diye bellemişsin yıllar yılı. Ürettiklerinden bir başkasına vermek ne de zordur değil mi? Üstelik alacak olan kişi değer bilir birisi mi olacak bilmiyorsun. İyi bakacak mı sarışın güzele? Gülüyorum sana. Tabi ki satacaksın. Hemde bir öğün yemek ve bir gece konaklayacak otel parasına. Müşterin, resmin renkleri evindeki perdelerin rengiyle uyumlu olduğu için tercih edecek sarışın güzeli ve sen yarın başka bir şaheser üretiyor olacaksın. Ne kadar acıklı bir hikaye... Ama dünya bu eksende dönüyor ve sana bir takım özel yetenekler verildi diye daha anlayışlı olmak zorunda değil. O zaman sanata bu kadar değer vermek ve bitmek bilmeyen sanatsal tartışmalara girmek niye? Sanatçıyı yüceltmek niye? Ekmekçiyi ve otelciyi yüceltmek lazım. Ekmek halk için mi, ekmek sanat için mi? Bienallere onları da çağırmak lazım. Cehennem gibi sıcak. Eriyecek resminin boyası, salonun parkesine damlayacak.
Hava çok sıcak. Herkes yabancı. Yürüyorsun kasabanın panayırında. Başın önde. Tek kılavuzun ayak parmakların. Doğru yoldasın!
Kahvaltı bitmiştir. Buruksundur. En sevdiğin çizgi film başlamamıştır. Anlam veremezsin. Hikmet Şimşek ile Pazar konserleri vardır artık. İşitme engelliler için haberler, Pazar konseri ve sıkıcı diğer programlar. Oysa önceki akış ne güzeldi: işitme engelliler için haberler, “uçan kaz ve nis” ve duruma göre “red kit”. Pazar öğleden sonralarının sıkıcılığını katmerler bu Pazar konserleri. Yarına yetiştirmen gereken ödevler de var üstelik...
Aç artık gözlerini, kalk uzandığın çimenlerin üzerinden, bu zamana dön.
Yağmurla gelen yaşama şükürler olsun. Islanan toprağa şükürler olsun. Toplanan kalabalığa ve uğultuya şükürler olsun.
My Old Writings 4
This was written in 2003. This one has some brilliant passages :)
Vadiye bak.
Yalçın kayalar. Isınmış, buz gibi kayalar.
Ömrü üç aylık ayrık otlarınca yırtılmış kayalar.
Gri, yalçın kayalar.
Kaderini alt edip, yukarıya baş vermiş kayalar.
Gözlerini göğe dikip de bu güzelim mavi boncuğa düz diyen insanlara lanet olsun.
Yağlı urgana kırk düğüm atıp , üflüyorum nefretimi onların üzerine.
Suyla, kanla açılmıştır vadileri dünyanın.
Davetimi mi istersin lanetimi mi?
Yalvarıyorum çık artık dışarıya. Beni boğmandan hoşlanmıyorum.
Bir an için boşal dışarıya ne olur. Özgür hissedemiyorum kendimi. Kelebeklerin çığlığı gibisin kafamın içinde.
Oda bembeyaz kireçle badanalanmış kerpiç duvarlara sahip. İçerisi alabildiğine aydınlık. Kör edici bir aydınlık. Pek bir eşya da yok. Zarif ayakları "S" şeklinde kıvrılmış ahşap eski bir sehpa. Üzerinde altın yaldızlı sivri uçlu bir makas... Pırıl pırıl.
Portakal ağaçlarının kokuları geliyor dışarıdan.
İpek bir gecelik. İçinde uzun siyah saçlarıyla yalın ayak dikilen bir kadın.
Aydınlık, kör eden aydınlık göstermiyor kadının gözlerini. Ayakları seçiliyor sadece. İnce yapılı, buğday renkli, düzgün, uzun parmaklı. Gökkuşağının altından geçerek gelmiş odaya. Sevmiş bir iki defa. Sevdikçe uzamış saçları. Saçının beline düşen kısmında ilk yarinin belli belirsiz kokusu, daha yukarıda bir sonrakinin hasretinden ağarmış bir bölüm, saç diplerinde ise portakal kokusu.
Bir adım ileri, bir adım daha; çok yakınındayım. Dokunmak gelmiyor içimden, konuşmak gelmiyor. Makası alıp kesmek saçlarını, yavaş yavaş kesmek. Ne ilkinin kokusu kalsın, ne ikincinin hasreti. Kör eden ışık içerisindeki portakal kokusu kalsın.
Mavi taşlarla bezenmiş boynu çıktı meydana. Köprücük kemiği tatlı bir kavisle omzuna uzanıyor. Saç kırpıntıları yapışmış sırtına, göğsüne... Yanağından aşağıya bir damla süzülüyor, çenesinden boyun köküne, oradan memelerinin arasına ve karnında son buluyor damlanın keyifli seyahati. İpek gecelik ıslanıyor.
Bir adım geri, bir adım daha; kapı arkamda. Kadın yerinde, pencerenin yanında. Saçları yerde. Gözyaşı geceliğinde. Makas elimde. Duvarlar bembeyaz. İçerisi çok aydınlık. Alnım uyuşuyor, belli belirsiz ateş böcekleri uçuşuyor zihnimde. Sükunetimi korumam gerekli, dizlerimin üzerindeyim. Ayakları seçiliyor sadece. Kalp atışarımı duyabiliyorum. İster istemez sayıyorum. Saydıkça hızlanıyor. Bir iki üç dört beş...
Elimi tutup ayağa kaldırıyor beni. Pencerenin yanında buluyorum kendimi. Elim elinde.
“Vadiye bak” diyor. “Bizi çağırıyor kayalar.”
Kadın yok. Makas yok. Oda yok.
Yalnızca sen ve ben ve kağıt ve üzerinde bir dizi kelime. Anlamsız maceraların sonunda neler hissedildiği bir maceraya anlam katan öğeler kadar açıktır.
Sarp kayalardan aşağı vadiye doğru bakarken, ve gözlerini kapatıp serin rüzgarın tenini okşadığı o eksiksiz ve bitmesini hiç istemediğin anda; kadını, erkeği, makası, odayı, sehpayı, saçları düşünmezsin. Gözlerini açıp başını yukarı doğrulttuğunda derin, aydınlık mavinin ufuktaki kavisini hisserek saymaya başlarsın kalp atışlarını. Bir iki üç dört beş...
Kırka geldiğinde çözülür yağlı urganın kara büyülü düğümleri.
Gökyüzü bir boncuk kadar yuvarlaktır artık. Binlerce yıldır toprağa düşüp derin vadiler açan suyla kandadır lanetimin keskinliği, davetimin enginliği.
Vadiye bak.
Yalçın kayalar. Isınmış, buz gibi kayalar.
Ömrü üç aylık ayrık otlarınca yırtılmış kayalar.
Gri, yalçın kayalar.
Kaderini alt edip, yukarıya baş vermiş kayalar.
Gözlerini göğe dikip de bu güzelim mavi boncuğa düz diyen insanlara lanet olsun.
Yağlı urgana kırk düğüm atıp , üflüyorum nefretimi onların üzerine.
Suyla, kanla açılmıştır vadileri dünyanın.
Davetimi mi istersin lanetimi mi?
Yalvarıyorum çık artık dışarıya. Beni boğmandan hoşlanmıyorum.
Bir an için boşal dışarıya ne olur. Özgür hissedemiyorum kendimi. Kelebeklerin çığlığı gibisin kafamın içinde.
Oda bembeyaz kireçle badanalanmış kerpiç duvarlara sahip. İçerisi alabildiğine aydınlık. Kör edici bir aydınlık. Pek bir eşya da yok. Zarif ayakları "S" şeklinde kıvrılmış ahşap eski bir sehpa. Üzerinde altın yaldızlı sivri uçlu bir makas... Pırıl pırıl.
Portakal ağaçlarının kokuları geliyor dışarıdan.
İpek bir gecelik. İçinde uzun siyah saçlarıyla yalın ayak dikilen bir kadın.
Aydınlık, kör eden aydınlık göstermiyor kadının gözlerini. Ayakları seçiliyor sadece. İnce yapılı, buğday renkli, düzgün, uzun parmaklı. Gökkuşağının altından geçerek gelmiş odaya. Sevmiş bir iki defa. Sevdikçe uzamış saçları. Saçının beline düşen kısmında ilk yarinin belli belirsiz kokusu, daha yukarıda bir sonrakinin hasretinden ağarmış bir bölüm, saç diplerinde ise portakal kokusu.
Bir adım ileri, bir adım daha; çok yakınındayım. Dokunmak gelmiyor içimden, konuşmak gelmiyor. Makası alıp kesmek saçlarını, yavaş yavaş kesmek. Ne ilkinin kokusu kalsın, ne ikincinin hasreti. Kör eden ışık içerisindeki portakal kokusu kalsın.
Mavi taşlarla bezenmiş boynu çıktı meydana. Köprücük kemiği tatlı bir kavisle omzuna uzanıyor. Saç kırpıntıları yapışmış sırtına, göğsüne... Yanağından aşağıya bir damla süzülüyor, çenesinden boyun köküne, oradan memelerinin arasına ve karnında son buluyor damlanın keyifli seyahati. İpek gecelik ıslanıyor.
Bir adım geri, bir adım daha; kapı arkamda. Kadın yerinde, pencerenin yanında. Saçları yerde. Gözyaşı geceliğinde. Makas elimde. Duvarlar bembeyaz. İçerisi çok aydınlık. Alnım uyuşuyor, belli belirsiz ateş böcekleri uçuşuyor zihnimde. Sükunetimi korumam gerekli, dizlerimin üzerindeyim. Ayakları seçiliyor sadece. Kalp atışarımı duyabiliyorum. İster istemez sayıyorum. Saydıkça hızlanıyor. Bir iki üç dört beş...
Elimi tutup ayağa kaldırıyor beni. Pencerenin yanında buluyorum kendimi. Elim elinde.
“Vadiye bak” diyor. “Bizi çağırıyor kayalar.”
Kadın yok. Makas yok. Oda yok.
Yalnızca sen ve ben ve kağıt ve üzerinde bir dizi kelime. Anlamsız maceraların sonunda neler hissedildiği bir maceraya anlam katan öğeler kadar açıktır.
Sarp kayalardan aşağı vadiye doğru bakarken, ve gözlerini kapatıp serin rüzgarın tenini okşadığı o eksiksiz ve bitmesini hiç istemediğin anda; kadını, erkeği, makası, odayı, sehpayı, saçları düşünmezsin. Gözlerini açıp başını yukarı doğrulttuğunda derin, aydınlık mavinin ufuktaki kavisini hisserek saymaya başlarsın kalp atışlarını. Bir iki üç dört beş...
Kırka geldiğinde çözülür yağlı urganın kara büyülü düğümleri.
Gökyüzü bir boncuk kadar yuvarlaktır artık. Binlerce yıldır toprağa düşüp derin vadiler açan suyla kandadır lanetimin keskinliği, davetimin enginliği.
My Old Writings 3
The one below is from 2003. Not too bad.
Hüznü mü yansıtmalı, pisliği mi? İnsalığı sedece hüzünlü dürtüler mi kaynaştırıyor? Yüzüne bakmadığımız insanlara üzülmeyi ne kadar da severiz bizler. Bizler dediğim kabuğunu kıramamış beyaz yakalı pislik örtücüler, mavi yakalı pislik temizleyiciler, yakasız pislik üreticiler, yakalar yapan pislikler...
Bozulmak üzere olan ve kırıldığında iğrenç kükürt kokusu salmaya hazır yumurtalarız. Bu nedenle kıramıyoruz kabuğumuzu. Kapalı, sıcak, koruyucu, güvenli yuvalarımızı niçin terk edelim. Bol kaşarla karıştırılıp güzel bir omlete malzeme olsak daha faydalı olmaz mıydık çocuklara? Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklara...
Geçtiğim yollardan dikkat ederek tekrar geçmeye bayılıyorum. Tarlaları fark ediyorum uçsuz bucaksız. Enerji nakil hatlarını görüyorum hayat taşıyan. Somut olarak taşıdıkları tek hayat birimi göç ederken mola veren kuşlardır aslına bakarsanız. Biz güzel insanlar kendimizi her dem doğanın dışında yapay nesneler olarak görmez miyiz? İnsanoğlu ve asırlardır çapını büyütüyor olduğu medeniyet çemberi, ormanları yok ediyor, filan kaplumbağanın neslini tüketiyor söylemleri hep kendimizi kaplumbağa ile, kayın ağacı ile eşdeğer görmek istemememizden gelmiyor mu? Yaşamak için, daha konforlu yaşamak için, yeni nesillerimiz için, hayatın sırrını bilen alt benliğimiz istediği için önümüze gelene acımayız biz. Son derece rasyonel bir davranış biçimi bana kalırsa. Tutarlı çelişkiler diyarının kralları.
Sen, ben.
Hem ağacı hem kitabı seversin.
Ne kadar çok kitap okursan o kadar çok ağaç keserim.
Ağacı da severim.
Çelişkiden kurtulmak basit. Ağacı okumayı, kitabı dikmeyi öğren. Bir başkası sana duygularını iletsin diye mi herşey? Aracıları kaldır, git ve konuş onunla. Saatlerce, yorulmak bilmeden konuş... Kabuklarınız yavaş yavaş çatlamaya başlasın. İğrenç kokularınızı duyumsayın alabildiğine. Bu vakitten sonra ne senden ne benden omlet olmaz çocukların ağızlarına layık. Peynir için süt veren ineklerin gözleri dahi daha anlamlı kaldı yaşamlarımızın yanında. En azından içini göster de çocuklar ders alsın unutmamacasına. Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklar.
Yanmış günahlarımın küllerini savurmak istiyorum çöllere, kadınımın altınlarını denizlere atıp onun boynunu denizlerle bezemek istiyorum. Okyanusların binlerce kilometre altında yaşayıp demir soluyan zehir bakterileri ile gargara yapmak, altın hırsını yenememiş İspanyol krallarının boğazını Güney Amerika yerlilerinin sıtmalı kanıyla doldurmak istiyorum. Cesaretim kanıtlanmıştır benim ne de olsa. Her gün şah damarının üzerinde ustura gezdiren bir cinsin temsilcisiyim ben. Sinek kaydı traşların şovalyesiyim. Değirmenlere kafa tutan yarım akıllı Don Kişot bile kahraman sayılıyor bu dünyada, aşk içmeye su içmeyi yeğleyen Ferhat anılıyor hayranlıkla Anadolu’nun derinliklerinde hala, meydanlara çıkıp çatal dillerinden irin damlatanlara alkış hediye ediliyor aymazlıkla, benim gibi menevişli zırh yerine kalın yumurta kabuğu kuşanmış cesur kahramanlar da yerini bulur beslenme zincirinin üst katmanlarında.
Kainatta ufacık bir noktasın. Az ve küçüksün. Gezegendeki tüm karıncalar birleşip saldırsa, zefere ulaşmaları birkaç haftayı geçmez. Bir insana karşı on milyon karınca oranı ile barış içinde yaşıyorsun bu, kainatın neresinde olduğunu bilmediğin, mavi kürede. Ve tam o anda insan ırkından hiçbir üyenin görme şansı bulamayacağı kadar uzak bir gezegende, kocaman bir dağın zirvesinden saatte beş yüz kilometre hızla esen fırtınanın ektisiyle bir kaya parçası bırakıyor kendini dipsiz bir vadinin derinliklerine. Neden? İnsan neslinin asla haberdar olamayacağı o kaya neden bildik, ve tamamen insanın doğa anlayışının bir ürünü olan, fizik kurallarına uygun bir şekilde hareket ediyor uzaklarda? Çocuklar mutlu yarınlara ulaşabilsin diye mi? Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklar.
[İnsanoğlunun evrensel gerçekleri saptayabilme ve bunları yaratıcı biçimde kullanıma alabilme potansiyeli olduğu halde sosyal amaçlarımız ve hayat kültürümüzün evrenin her yerinde geçerli olacak kadar deterministik olmadığını görüyoruz. Tek amaç “çocuklarımız mutlu yarınlara ulaşsın”. Bu doğru ve geçerli bir amaç mı? Hayatı neden potansiyelimizin gerisinde kalan kurallar ile şekillendiriyoruz? ]
Karanlığı mı yansıtmalı, ışığı mı? Oturmuş çömlek yapar tezgahında... Çömleği verir buğday alır. Altın rengi başakların hışırtısını duymadan yaşar tezgahının başında. Ömürlerini başakların ışıltısı arasında şarkı söyleyerek geçiren ağutos böcekleri kadar tat alamamıştır yaşamından. Mutlu bir yazdan sonra kışın açlık çekmek var sonunda. Oturmuş hesap yapar masasında... Benzi solmuş radyasyondan, yazar on binleri, toplar milyarları. Hesabını verir, parasını alır. Parasını verir, ilacını alır oturmaktan filizlenmiş basuruna sürmek için. Kızılcık filizlerini görmeden yaşar masasının karanlığında. Bedeninin karanlığında yaşayan tenyalar kadar tat alamamıştır hayatından. Dalından kızılcık toplayıp yiyen bir işsiz olmak var sonunda. Işığın eşiğine takılıp, karanlığın beşiğinde sallanıp uyuyakalmış hayatları belgeler yüzyıllar.
Hüznü mü yansıtmalı, pisliği mi? İnsalığı sedece hüzünlü dürtüler mi kaynaştırıyor? Yüzüne bakmadığımız insanlara üzülmeyi ne kadar da severiz bizler. Bizler dediğim kabuğunu kıramamış beyaz yakalı pislik örtücüler, mavi yakalı pislik temizleyiciler, yakasız pislik üreticiler, yakalar yapan pislikler...
Bozulmak üzere olan ve kırıldığında iğrenç kükürt kokusu salmaya hazır yumurtalarız. Bu nedenle kıramıyoruz kabuğumuzu. Kapalı, sıcak, koruyucu, güvenli yuvalarımızı niçin terk edelim. Bol kaşarla karıştırılıp güzel bir omlete malzeme olsak daha faydalı olmaz mıydık çocuklara? Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklara...
Geçtiğim yollardan dikkat ederek tekrar geçmeye bayılıyorum. Tarlaları fark ediyorum uçsuz bucaksız. Enerji nakil hatlarını görüyorum hayat taşıyan. Somut olarak taşıdıkları tek hayat birimi göç ederken mola veren kuşlardır aslına bakarsanız. Biz güzel insanlar kendimizi her dem doğanın dışında yapay nesneler olarak görmez miyiz? İnsanoğlu ve asırlardır çapını büyütüyor olduğu medeniyet çemberi, ormanları yok ediyor, filan kaplumbağanın neslini tüketiyor söylemleri hep kendimizi kaplumbağa ile, kayın ağacı ile eşdeğer görmek istemememizden gelmiyor mu? Yaşamak için, daha konforlu yaşamak için, yeni nesillerimiz için, hayatın sırrını bilen alt benliğimiz istediği için önümüze gelene acımayız biz. Son derece rasyonel bir davranış biçimi bana kalırsa. Tutarlı çelişkiler diyarının kralları.
Sen, ben.
Hem ağacı hem kitabı seversin.
Ne kadar çok kitap okursan o kadar çok ağaç keserim.
Ağacı da severim.
Çelişkiden kurtulmak basit. Ağacı okumayı, kitabı dikmeyi öğren. Bir başkası sana duygularını iletsin diye mi herşey? Aracıları kaldır, git ve konuş onunla. Saatlerce, yorulmak bilmeden konuş... Kabuklarınız yavaş yavaş çatlamaya başlasın. İğrenç kokularınızı duyumsayın alabildiğine. Bu vakitten sonra ne senden ne benden omlet olmaz çocukların ağızlarına layık. Peynir için süt veren ineklerin gözleri dahi daha anlamlı kaldı yaşamlarımızın yanında. En azından içini göster de çocuklar ders alsın unutmamacasına. Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklar.
Yanmış günahlarımın küllerini savurmak istiyorum çöllere, kadınımın altınlarını denizlere atıp onun boynunu denizlerle bezemek istiyorum. Okyanusların binlerce kilometre altında yaşayıp demir soluyan zehir bakterileri ile gargara yapmak, altın hırsını yenememiş İspanyol krallarının boğazını Güney Amerika yerlilerinin sıtmalı kanıyla doldurmak istiyorum. Cesaretim kanıtlanmıştır benim ne de olsa. Her gün şah damarının üzerinde ustura gezdiren bir cinsin temsilcisiyim ben. Sinek kaydı traşların şovalyesiyim. Değirmenlere kafa tutan yarım akıllı Don Kişot bile kahraman sayılıyor bu dünyada, aşk içmeye su içmeyi yeğleyen Ferhat anılıyor hayranlıkla Anadolu’nun derinliklerinde hala, meydanlara çıkıp çatal dillerinden irin damlatanlara alkış hediye ediliyor aymazlıkla, benim gibi menevişli zırh yerine kalın yumurta kabuğu kuşanmış cesur kahramanlar da yerini bulur beslenme zincirinin üst katmanlarında.
Kainatta ufacık bir noktasın. Az ve küçüksün. Gezegendeki tüm karıncalar birleşip saldırsa, zefere ulaşmaları birkaç haftayı geçmez. Bir insana karşı on milyon karınca oranı ile barış içinde yaşıyorsun bu, kainatın neresinde olduğunu bilmediğin, mavi kürede. Ve tam o anda insan ırkından hiçbir üyenin görme şansı bulamayacağı kadar uzak bir gezegende, kocaman bir dağın zirvesinden saatte beş yüz kilometre hızla esen fırtınanın ektisiyle bir kaya parçası bırakıyor kendini dipsiz bir vadinin derinliklerine. Neden? İnsan neslinin asla haberdar olamayacağı o kaya neden bildik, ve tamamen insanın doğa anlayışının bir ürünü olan, fizik kurallarına uygun bir şekilde hareket ediyor uzaklarda? Çocuklar mutlu yarınlara ulaşabilsin diye mi? Kıvır kıvır saçlı şişman çocuklar.
[İnsanoğlunun evrensel gerçekleri saptayabilme ve bunları yaratıcı biçimde kullanıma alabilme potansiyeli olduğu halde sosyal amaçlarımız ve hayat kültürümüzün evrenin her yerinde geçerli olacak kadar deterministik olmadığını görüyoruz. Tek amaç “çocuklarımız mutlu yarınlara ulaşsın”. Bu doğru ve geçerli bir amaç mı? Hayatı neden potansiyelimizin gerisinde kalan kurallar ile şekillendiriyoruz? ]
Karanlığı mı yansıtmalı, ışığı mı? Oturmuş çömlek yapar tezgahında... Çömleği verir buğday alır. Altın rengi başakların hışırtısını duymadan yaşar tezgahının başında. Ömürlerini başakların ışıltısı arasında şarkı söyleyerek geçiren ağutos böcekleri kadar tat alamamıştır yaşamından. Mutlu bir yazdan sonra kışın açlık çekmek var sonunda. Oturmuş hesap yapar masasında... Benzi solmuş radyasyondan, yazar on binleri, toplar milyarları. Hesabını verir, parasını alır. Parasını verir, ilacını alır oturmaktan filizlenmiş basuruna sürmek için. Kızılcık filizlerini görmeden yaşar masasının karanlığında. Bedeninin karanlığında yaşayan tenyalar kadar tat alamamıştır hayatından. Dalından kızılcık toplayıp yiyen bir işsiz olmak var sonunda. Işığın eşiğine takılıp, karanlığın beşiğinde sallanıp uyuyakalmış hayatları belgeler yüzyıllar.
My Old Writings 2
This was written in 2002 as well. It is funny :)
Rahat ölmek için geçirdiğimiz, ince elenip sık dokunarak yaşanan her anı düşün...
İnsanların yüzlerine baktım bütün gün boyunca...
Uzunca bir zaman izledim durdum, hesapsız ve yorumdan uzak bir gözlemdi. Haliyle hiçbir iz göremedim. Bana bakmalarını istedim, onlar bakar bakmaz dikkatli gözlerimi kaçırdım. Karmaşık olmaya çalışırken basitleşmek. Basitleşmekten korkmak. Korkmadan aklına geleni yazmak. Gözlerdeki nazardan kaçıştı belki de yaptığım.
Yeteri kadar anlaşılmaz olursan takdir görürsün. Çevrendekiler seni anladı mı? İşte korkma zamanıdır gelen. Eleştirirler anladıklarını. Genellikle de anlamak için eleştirirler. Olmayana ergi yoluyla bir şeyleri kavramak oldukça ikna edicidir. Olanları görerek, bizatihi yaşayarak anlamak ise unutulmazdır. Hiç bitmeyecekmişçesine devam eden, alabildiğine uzun, sonunda şaşırmayı, dolayısıyla neden bahsettiğini anlamayı umut ettiğin bir cümleyi yavaş yavaş, olanca dikkatle okumaya devam ederken, üzerinde dekoratif pürüzler olan devasa bir duvarın dibinde bağdaş kurup, gözünü duvarın üzerindeki en küçük girintinin içine dikmiş gibi hissedersin kendini ki o minnacık girintinin nasıl olup da seni içine çektiğini anlamazsın bile; başını yukarıya kaldırınca anlarsın aslında duvarın boyunu, küçülürsün, geçmişini hiç düşünmezsin, tek merak ettiğin duvardır...
Neden bu çaba? Kendinle barışık olma çabası neden var?
Neden bu çaba? Depresif olmanın yarattığı karizmatik ve bir o kadar ilgi çekici hayat hikayeleri neden var? Ölmenin yaşam karşısında ne kadar basit olduğunu düşündün mü hiç? Ya da bu satırları yazan kişinin seni boşu boşuna yorduğunu ne zaman fark ettin?
Kusursuz hesaplayıp da yaptığımız hesaba harfiyen uyarak yaşanan her küçük zaman parçası... Rahat ölmek için... Ölürken, dünyada güzel, seni ifade ettiğini düşündüğün bir şeyler bıraktığından emin olmak için... Soyunun devamı için. Sen toprak altında çürürken çıkardığın iğrenç kokular duyulmasın diye. Pişmanlık yaşamamak için.
Özgün olmaktan kastınız nedir? Senden başka hiç kimsede olmayan parmak izin özgündür de nerede kullanılır polis kayıtlarından gayrı? Yazdığın yazı özgündür de kim anlatır sana senin yazdığını senden daha iyi?
Gitme!
Dünya üzerinde daha önce hiç kullanılmamış olan harf sıralamasını okumanı isterim. Cümlelerim tarih boyunca hiç yazılmadı. Karını, kocanı, bebeğini düşünme şimdi. Elindeki kağıdın üzerindekileri de düşünme. Gözlerini işaretlerin üzerinde soldan sağa ağırca kaydır yeter...
İnsanlığın başından beri, sana yapman gereken her şeyi söyleyen, bunu sağlamak için yüz binlerce aracı atamış olan, düşünebildiğin hiçbir şeye benzemeyen bir yaratıcı var. Tek amaç sana, sadece sana ulaşabilmek. Ne kadar basit olduğunu, basitin güzel olduğunu kafana sokmak için yaşamış onca ırkı hayal et. Vazgeçmeyi hiç ama hiç düşünme. Evrende sana laf anlatmaya çalışan bir gizem var. Bu gizemi sen bazen küçük göğüslü bir kadının orantısız derecede iri meme uçlarında hissedersin, bazen de karnının içinden geçen anlamsız girdapta. Sana anlatacak bir hikayem yok. Vücudumdaki elektrikten söz etmiştim sana. Ellerimi, gözlerimi, beynimi dolaşan milyonlarca elektron bu kağıdın üzerine senin şu anda okuduğun şekilleri çizdiriyor. Benliğimin elektrografını inceliyorsun. Bu şekli çizmekteki becerim ise çok ama çok yüksek. Seni sinirlendirecek kadar yüksek bir kabiliyetle göz göze geldin. Durma! Devam et! Kıskan!
Güzel olan dünya varlıklarının sana getirdiği mesajı anlayamadığın zaman yaptıklarını düşün. Gergin karın kaslarını ve her kıvrımın üzerinden büyük bir cazibe ile akan ter damlacıklarını öpmek isersin sen. Kendine aynada fazla bakmazsın. Senin için en güzel akis eşyası nemli göz bebekleridir. Hayran hayran bakan iri gözler... Seni sevmek için, övmek için durmadan bilgi toplayan gözler. Sadece bakan gözler. Süzen gözler. Huşu içerisinde kapanan gözler.
Sence ne zaman gözlerini bir daha açamayacağını bilerek kapatacaksın? Ölmeden önce, sadece bir an önce, öleceğini bilmek senin için neyi değiştirirdi? Hiçbir şeyi! Bakımlı tırnakları olan güzel bir ayak düşünür müydün ölmeden bir an önce?
Ne kadar bencil bir uygarlığın tohumusun sen. Senden önemli ne olabilir ki sen ölmeden bir an önce? Bir an sonra tüm önemini kaybedeceksin, şükür ki o sıra sen artık olmayacaksın. Üzülemeyeceksin arkandan üzülenlere. Ardından gözyaşı dökenler senin için değil, sensiz kalan kendileri için hüzünlü, yaslı, kara günler geçiriyorlar. Sen yoksun nasıl olsa. İlkokulda yazmayı ilk başaran çocuk olman, mahallenin en güzel bisikletine sahip olman gibi ayrıntılar da yok. Kendinle, sadece senle başbaşa kaldığın hiç bitmeyecek bir süreç başladı artık. Sana ağlamaz, gülerdim ben olsam. Milyarlarca yıllık kainat sadece senin bugün ölmen için yaratıldığını haykırır sana. Çok önemlisin sen. O sebeple anlamadan geçiştirdiğin her olgunun sana getirdiği habere duyarsız kalma lüksün var. Önemli kişiler istedikleri özelliklerini istedikleri kadar kullanır ya da kullanmazlar.
Küçük insan yoktur. Tamamen sana ait olan minik, anlamlı şeyler vardır. Sevgilinin dudağının sol tarafı kim bilir neler ifade ediyordur sana. Beline kondurulan ateşli, ipeksi öpücük; kasığındaki akrep dövmesi, bir çocuğun ölümünü izlemek, bir kızın tecavüzden kurtulması; her gece büyük bir huzurla, eline gazeteni alıp tuvalete gitmen üzerine söyleyecek eşsiz şeylerin vardır. Bunları paylaşma güdün güçlüdür fakat, aklındaki mahremiyet duvarı daha güçlü ve yıkılmazdır. Sedece ve sadece seni ilgilendiren milyonlarca şey sen ölünce nereye gidiyor acaba?
Bence hepimizin yaşamı bu tarz duygu ve hareket kırıntıları üzerine kurulu. Her kırıntı bir diğeri ile ne kadar uyumlu ise o kadar gamsız ölürsün.
Ölmek için yaşadığını kabul et. Sadece ölmek için. Başka hiçbir tutarlı amacın yok senin. Hayattan aldığın bütün tat bu amacı çok iyi kavramış olan alt benliğin sayesindedir. Ölmeni engelleyecek hiçbir şey yapamazsın.
Korkunç şeylere şahit olacak gelecek nesiller. Senin kabusların onlar için komedi filmi olacak. Bilmiyorsan, üzerinde kontrol sağlayamazsın. Kontrol edemediğin şeylerden uzak kalmak istersin. Bunu başaramazsan korkarsın.
Kontrol edemezsin, kaçamazsın, KORKARSIN! Niçin her anımızı ölümden korkarak geçirmeyiz bizler? Çünkü beynimiz unutmaya programlıdır. Gereği kadar unuturuz. Kaçarız. Kaçabildiğin şey sana zarar veremez. Bu sebeple korku filmlerinin kaçış sahnelerinde kahramanımız hemen tökezleyip düşer. Sen de korkarsın kahramanımızla beraber.
Eminim bütün anlattıklarımı biliyorsundur. İkimizin de bildiği o kadar çok şey aynı ki... bilmediklerine duyduğun merak getirdi seni buraya kadar. Önlenemeyen merak güdüsüdür hepimize vakit kaybettiren. Vakit kaybedilir mi hiç? İnsan kendine ait olmayanları kaybedebilir mi? Kaybetmekten korkmayı yenmelisin. Sen önemlisin. Sana yakın veya uzak olan bütün mekanizmalar senin arzuların doğrultusunda akıyor gibi gelmiyor mu hiç? Senden istenen tek şey mesajı alman. Sabit olan, hiç değişmeyen tek bir noktayı bütün benliğinle kabullenmen. Bencilliğimizi yenemediğimiz her anı korkarak geçiririz bizler. Bırak senin neslin tükensin. Bırak korktukların birer birer gerçek olsun. Bırak gitsinler. Rahat ölmeyi unut. Son derece büyük bir acı ile öl. Dünyada kazanacağın tek değişmez şey ölümündür. Bunu kesinlikle kazanacaksın. Amacın haz almaksa bundan, sana rahat gelmesini değil, acılı bir biçimde gelmesini istersin. Uğruna cefa çektiğin şeylere olan malikliğin haz verir sana, kolayca kucağına düşenler değil.
Ne bekliyorsun benden? Kafamın içi dolu değil. Zaten bunu anlamışsındır. İstemeden geçirdiğim her zaman parçası dolduruyor beynimi, ben onun bomboş olmasını istiyorum. Benim istediğimle senin beklediklerin, sabah yatakta baldırına giren krampın geride bıraktığı tatsız his ile tüm neşesiyle doğan güneşin paylaşımı kadar uyuşmakta. Bu kramplı sabahın sende bıraktığı iz ne olur ki? Hiç! Öğlen olmadan unutur gidersin. Güneş ise hala izler seni. Gün boyunca, bacağını zorladığın zaman hissettiğin hafif ağrıyı saklayamazsın güneşten. Güneş hiçbir şeyi unutamadığı için yanar durur. Bu sebeple güneş bir gün yok olacak ama sen sonsuzlukta var olacaksın. Tüm sahipliklerinle hem de. Yok olacağını mı sanıyordun yoksa? İmkansız! Unutabilme lüksün elinden alındığı zaman yok olmak isteyeceksin fakat seni dinleyen ve sana itaat eden hiçbir şey olmayacak o vakit.
Rahat ölmek için geçirdiğimiz, ince elenip sık dokunarak yaşanan her anı düşün...
İnsanların yüzlerine baktım bütün gün boyunca...
Uzunca bir zaman izledim durdum, hesapsız ve yorumdan uzak bir gözlemdi. Haliyle hiçbir iz göremedim. Bana bakmalarını istedim, onlar bakar bakmaz dikkatli gözlerimi kaçırdım. Karmaşık olmaya çalışırken basitleşmek. Basitleşmekten korkmak. Korkmadan aklına geleni yazmak. Gözlerdeki nazardan kaçıştı belki de yaptığım.
Yeteri kadar anlaşılmaz olursan takdir görürsün. Çevrendekiler seni anladı mı? İşte korkma zamanıdır gelen. Eleştirirler anladıklarını. Genellikle de anlamak için eleştirirler. Olmayana ergi yoluyla bir şeyleri kavramak oldukça ikna edicidir. Olanları görerek, bizatihi yaşayarak anlamak ise unutulmazdır. Hiç bitmeyecekmişçesine devam eden, alabildiğine uzun, sonunda şaşırmayı, dolayısıyla neden bahsettiğini anlamayı umut ettiğin bir cümleyi yavaş yavaş, olanca dikkatle okumaya devam ederken, üzerinde dekoratif pürüzler olan devasa bir duvarın dibinde bağdaş kurup, gözünü duvarın üzerindeki en küçük girintinin içine dikmiş gibi hissedersin kendini ki o minnacık girintinin nasıl olup da seni içine çektiğini anlamazsın bile; başını yukarıya kaldırınca anlarsın aslında duvarın boyunu, küçülürsün, geçmişini hiç düşünmezsin, tek merak ettiğin duvardır...
Neden bu çaba? Kendinle barışık olma çabası neden var?
Neden bu çaba? Depresif olmanın yarattığı karizmatik ve bir o kadar ilgi çekici hayat hikayeleri neden var? Ölmenin yaşam karşısında ne kadar basit olduğunu düşündün mü hiç? Ya da bu satırları yazan kişinin seni boşu boşuna yorduğunu ne zaman fark ettin?
Kusursuz hesaplayıp da yaptığımız hesaba harfiyen uyarak yaşanan her küçük zaman parçası... Rahat ölmek için... Ölürken, dünyada güzel, seni ifade ettiğini düşündüğün bir şeyler bıraktığından emin olmak için... Soyunun devamı için. Sen toprak altında çürürken çıkardığın iğrenç kokular duyulmasın diye. Pişmanlık yaşamamak için.
Özgün olmaktan kastınız nedir? Senden başka hiç kimsede olmayan parmak izin özgündür de nerede kullanılır polis kayıtlarından gayrı? Yazdığın yazı özgündür de kim anlatır sana senin yazdığını senden daha iyi?
Gitme!
Dünya üzerinde daha önce hiç kullanılmamış olan harf sıralamasını okumanı isterim. Cümlelerim tarih boyunca hiç yazılmadı. Karını, kocanı, bebeğini düşünme şimdi. Elindeki kağıdın üzerindekileri de düşünme. Gözlerini işaretlerin üzerinde soldan sağa ağırca kaydır yeter...
İnsanlığın başından beri, sana yapman gereken her şeyi söyleyen, bunu sağlamak için yüz binlerce aracı atamış olan, düşünebildiğin hiçbir şeye benzemeyen bir yaratıcı var. Tek amaç sana, sadece sana ulaşabilmek. Ne kadar basit olduğunu, basitin güzel olduğunu kafana sokmak için yaşamış onca ırkı hayal et. Vazgeçmeyi hiç ama hiç düşünme. Evrende sana laf anlatmaya çalışan bir gizem var. Bu gizemi sen bazen küçük göğüslü bir kadının orantısız derecede iri meme uçlarında hissedersin, bazen de karnının içinden geçen anlamsız girdapta. Sana anlatacak bir hikayem yok. Vücudumdaki elektrikten söz etmiştim sana. Ellerimi, gözlerimi, beynimi dolaşan milyonlarca elektron bu kağıdın üzerine senin şu anda okuduğun şekilleri çizdiriyor. Benliğimin elektrografını inceliyorsun. Bu şekli çizmekteki becerim ise çok ama çok yüksek. Seni sinirlendirecek kadar yüksek bir kabiliyetle göz göze geldin. Durma! Devam et! Kıskan!
Güzel olan dünya varlıklarının sana getirdiği mesajı anlayamadığın zaman yaptıklarını düşün. Gergin karın kaslarını ve her kıvrımın üzerinden büyük bir cazibe ile akan ter damlacıklarını öpmek isersin sen. Kendine aynada fazla bakmazsın. Senin için en güzel akis eşyası nemli göz bebekleridir. Hayran hayran bakan iri gözler... Seni sevmek için, övmek için durmadan bilgi toplayan gözler. Sadece bakan gözler. Süzen gözler. Huşu içerisinde kapanan gözler.
Sence ne zaman gözlerini bir daha açamayacağını bilerek kapatacaksın? Ölmeden önce, sadece bir an önce, öleceğini bilmek senin için neyi değiştirirdi? Hiçbir şeyi! Bakımlı tırnakları olan güzel bir ayak düşünür müydün ölmeden bir an önce?
Ne kadar bencil bir uygarlığın tohumusun sen. Senden önemli ne olabilir ki sen ölmeden bir an önce? Bir an sonra tüm önemini kaybedeceksin, şükür ki o sıra sen artık olmayacaksın. Üzülemeyeceksin arkandan üzülenlere. Ardından gözyaşı dökenler senin için değil, sensiz kalan kendileri için hüzünlü, yaslı, kara günler geçiriyorlar. Sen yoksun nasıl olsa. İlkokulda yazmayı ilk başaran çocuk olman, mahallenin en güzel bisikletine sahip olman gibi ayrıntılar da yok. Kendinle, sadece senle başbaşa kaldığın hiç bitmeyecek bir süreç başladı artık. Sana ağlamaz, gülerdim ben olsam. Milyarlarca yıllık kainat sadece senin bugün ölmen için yaratıldığını haykırır sana. Çok önemlisin sen. O sebeple anlamadan geçiştirdiğin her olgunun sana getirdiği habere duyarsız kalma lüksün var. Önemli kişiler istedikleri özelliklerini istedikleri kadar kullanır ya da kullanmazlar.
Küçük insan yoktur. Tamamen sana ait olan minik, anlamlı şeyler vardır. Sevgilinin dudağının sol tarafı kim bilir neler ifade ediyordur sana. Beline kondurulan ateşli, ipeksi öpücük; kasığındaki akrep dövmesi, bir çocuğun ölümünü izlemek, bir kızın tecavüzden kurtulması; her gece büyük bir huzurla, eline gazeteni alıp tuvalete gitmen üzerine söyleyecek eşsiz şeylerin vardır. Bunları paylaşma güdün güçlüdür fakat, aklındaki mahremiyet duvarı daha güçlü ve yıkılmazdır. Sedece ve sadece seni ilgilendiren milyonlarca şey sen ölünce nereye gidiyor acaba?
Bence hepimizin yaşamı bu tarz duygu ve hareket kırıntıları üzerine kurulu. Her kırıntı bir diğeri ile ne kadar uyumlu ise o kadar gamsız ölürsün.
Ölmek için yaşadığını kabul et. Sadece ölmek için. Başka hiçbir tutarlı amacın yok senin. Hayattan aldığın bütün tat bu amacı çok iyi kavramış olan alt benliğin sayesindedir. Ölmeni engelleyecek hiçbir şey yapamazsın.
Korkunç şeylere şahit olacak gelecek nesiller. Senin kabusların onlar için komedi filmi olacak. Bilmiyorsan, üzerinde kontrol sağlayamazsın. Kontrol edemediğin şeylerden uzak kalmak istersin. Bunu başaramazsan korkarsın.
Kontrol edemezsin, kaçamazsın, KORKARSIN! Niçin her anımızı ölümden korkarak geçirmeyiz bizler? Çünkü beynimiz unutmaya programlıdır. Gereği kadar unuturuz. Kaçarız. Kaçabildiğin şey sana zarar veremez. Bu sebeple korku filmlerinin kaçış sahnelerinde kahramanımız hemen tökezleyip düşer. Sen de korkarsın kahramanımızla beraber.
Eminim bütün anlattıklarımı biliyorsundur. İkimizin de bildiği o kadar çok şey aynı ki... bilmediklerine duyduğun merak getirdi seni buraya kadar. Önlenemeyen merak güdüsüdür hepimize vakit kaybettiren. Vakit kaybedilir mi hiç? İnsan kendine ait olmayanları kaybedebilir mi? Kaybetmekten korkmayı yenmelisin. Sen önemlisin. Sana yakın veya uzak olan bütün mekanizmalar senin arzuların doğrultusunda akıyor gibi gelmiyor mu hiç? Senden istenen tek şey mesajı alman. Sabit olan, hiç değişmeyen tek bir noktayı bütün benliğinle kabullenmen. Bencilliğimizi yenemediğimiz her anı korkarak geçiririz bizler. Bırak senin neslin tükensin. Bırak korktukların birer birer gerçek olsun. Bırak gitsinler. Rahat ölmeyi unut. Son derece büyük bir acı ile öl. Dünyada kazanacağın tek değişmez şey ölümündür. Bunu kesinlikle kazanacaksın. Amacın haz almaksa bundan, sana rahat gelmesini değil, acılı bir biçimde gelmesini istersin. Uğruna cefa çektiğin şeylere olan malikliğin haz verir sana, kolayca kucağına düşenler değil.
Ne bekliyorsun benden? Kafamın içi dolu değil. Zaten bunu anlamışsındır. İstemeden geçirdiğim her zaman parçası dolduruyor beynimi, ben onun bomboş olmasını istiyorum. Benim istediğimle senin beklediklerin, sabah yatakta baldırına giren krampın geride bıraktığı tatsız his ile tüm neşesiyle doğan güneşin paylaşımı kadar uyuşmakta. Bu kramplı sabahın sende bıraktığı iz ne olur ki? Hiç! Öğlen olmadan unutur gidersin. Güneş ise hala izler seni. Gün boyunca, bacağını zorladığın zaman hissettiğin hafif ağrıyı saklayamazsın güneşten. Güneş hiçbir şeyi unutamadığı için yanar durur. Bu sebeple güneş bir gün yok olacak ama sen sonsuzlukta var olacaksın. Tüm sahipliklerinle hem de. Yok olacağını mı sanıyordun yoksa? İmkansız! Unutabilme lüksün elinden alındığı zaman yok olmak isteyeceksin fakat seni dinleyen ve sana itaat eden hiçbir şey olmayacak o vakit.
My Old Writings 1
This is written in 2002, it is my first writing and it is really bad :)
Aklında tam olarak şekillenmiş bir öykü olmaksızın kağıda kaleme sarılmak ve bir takım zihinsel kıvılcımlar öbeği ile sayfaları doldurmak, çoğu yazar adayının yaptığı bir şey gibi geliyor bana. Basit bir anlatım, bunun yanında bir takım karmaşık cümle örnekleri ve bir sayfa daha dolar...
Nereye gideceğini bilmeyen ve bacakları ile beyni arasındaki bağlantıyı koparmış bir insanın sadece ve düşüncesizce yol alıyor olmasının verdiği rahatlıktır yazanın yaşadığı. Kendimi mi anlatıyorum, yoksa aynı kaderi paylaşan arzu dolu bir grubun mu sözcüsüyüm bilmiyorum... Kesin olan tek şey, gramer kurallarına uygun bir metin oluştuğu.
Sürekli aynı sözcükleri tekrarlıyor olmak gibi bir kaygısı yoktur yazanın. Okuyucuyu etkilemek ondan çok uzakta olan bir mefhumdur. Söz etkileyebilmek olunca işler değişir. Bu, beklenmedik bir başarı olur. İddiasız ama başarılı. Ve belki de bir safsata yumağıdır oluşan. Kesin olan tek şey, bir sayfanın daha dolduğudur.
Benim gibi birçok yazanın olduğundan eminim. Oluşan metin, belki de yeni bir insan kitlesinin manifestosu olacak. Yazar ve yazan arasındaki fark! Ön çalışma yok, saha araştırması yok. Üzerinde çalışılmışlık ise zaten yazana yeterince sıkıcı gelmekte. İstisnai tek ön çalışma yazanın bir biçimde şekillenmiş olan ömrüdür. Ama yazan ömrünü kağıda döküyor da sayılmaz çünkü yaşı bir ömrü niteleyemeyecek kadar küçük olabilir. Yazının kaynağı, yazanın tüm vücudunu dolaşan, beyin merkezli elektrik akımıdır ki düşünceleri ve kas hareketlerini temeller. Pek çok üstat tarafından küçümsenme ihtimalim olduğu halde, bu elektriğe inancım ve saygım sonsuz. Zira bahsettiğim elektrik her insanın en hayati işlerinin de kaynağını teşkil etmekte. Ve ileri giderek şunu da söylüyorum: ”Çoğumuz bu elektriğin esiriyiz!”. Nietzsche çoğu zaman zihinsel şoklarına esir düşer ve hafif bir meditasyon haliyle yazardı yapıtlarını. Sen ise sevişirken esiri olursun vücudundaki akımın. Ben de umarsızca sayfaları doldururken teslim ediyorum kendimi bu içimdeki eğitilmemiş enerjiye.
Eğitimli ve akıllıca bir beynin sadece güdülerle yönlendirilmesi: Son derece etkileyici bir deney bu. Bir patlama, bir çeşit doğal afet. Uzunca bir zamandır pek çok girdiyi kabul etmiş bir kutunun çalkalanırken dışarıya saçtıkları. İnsanlara, çevreye, yaşama ilgi duyuyorsanız, bu deneye de ilgi duyuyor olmalısınız.
Metnin sonuna gelirken hatırlıyor olacağınız tek şey, bir metni okumaya başlamışlığınız olacak. Herhangi bir şey anlamamış olmanın verdiği doğal huzurla son satırların üzerinden geçip kendinizi sevgilinizin kollarına atabilir ve uzun bir geceye başlayabilirsiniz. Benle şu sıralar paylaşıyor olduğunuz şey bir ön sevişmeden farksız. Millet olarak ön sevişmeyle fazlaca meşgul olmadığımız gerçeği ise oluşan yazının bu coğrafyadaki anlamsızlığı kadar doğrudur. Erken boşalma kaygısı taşıyan pek çok erkek gibi seks öncesi dürtüsel patlamalardan uzak kalmak isteyişinizi anlayabilirim. Fakat kadınlar bundan hoşlanır.
Nasıl yaşıyor olduğunuza bir baksanıza... Her daim sahip olamadıklarınıza duyduğunuz özlem ile geçiriyor olduğunuz zaman, artı, bu özlemlerinize ulaşabilmek için çalışıyor olduğunuz zaman, artı, son nefesinizi verirken hala birçok eksik yaşanmışlığınızın olduğunu fark ettiğiniz zaman, eşittir hayatınız. Bölen siz, kalan sıfır. Bu bile mutlu edici bir gerçektir bence: Bir insani kendisine bölerseniz, kalan sıfır olur. Ve şu sıra sıfırı anlatan bir yazının başında, yoğun bir anlamsızlığın ortasındasınız. Boş verip önemli işlerinize dönmek ya da ön sevişmeyi boşalmadan uzatabildiğiniz kadar uzatmak. Ve bunu sağlarken sevişiyor olduğunuz gerçeğinden uzak düşüncelere dalmak. İyi bir geciktirici yöntemdir. Can havli ile ilkokulda sıra dayağı yediğiniz günü ilk günkü heyecanı ile anımsayabilirseniz, boşalma zamanınız nereden baksanız üç dakika gecikir ki bu basketbolda çok uzun bir süredir.
Okuyucuyu insan olarak, erkek olarak ya da kadın olarak düşünmek konusunda daima kararsız kalıyorum. Aslına bakarsanız, erkek ve insana hitap ederseniz bir tür kutsal kitap tarzı tutturabilirsiniz: İnsanın fazilet ve eksikliklerinden bahset, erkeklere yaşam ve kadınları konusunda öğüt ver, aralarından birini de peygamber ilan et ve hedef kitlenin sana dönmesini bekle. Dünya üzerinde başarısı kanıtlanmış yegane hitap şeklidir belki de. Bu bir yanda dursun, eğer homoseksüel bir edayla sadece kadınlara hitap edip dip boyalarından, geçen gün vitrinde gördüğünüz ayakkabının hala ucuzlamamış olduğundan, bikini öncesi epilasyonun ne kadar acı verici olduğundan, erkeklerin dünyaya hassasiyetten ne derece uzak baktığından, bunlarla beraber, sevgilinizin ayakları kokan çok iyi bir insan olduğundan dem vurursanız Pakize Suda, Duygu Asena, Feyhan Güler arası bir stile imza atmış olursunuz. Ama bunlardan hiçbiri olmamanın verdiği melezlik duygusu ile ön sevişmenin ötesinde, tümüyle seksten vazgeçip, dönüp sırtınızı uyumanız işten bile olmaz. Sanırım bütün bu anlattıklarım yüzünden, hiç kimseye hitap etmeyen, içgüdülerinin peşinden koşan bir yazan olma yolunu tercih etmekteyim.
Kucağınızda, bembeyaz gelinliği içinde, taşıdığınız taze hayat arkadaşınızla otel odasına giriyor olmanın verdiği uçarı heyecan ve başarmışlık duygusunu düşünün. Bembeyaz gelinliğinizle sevgilinizin kollarında lüks otel odasına taşınıyor olmanın tattırdıklarıyla eşdeğer midir sizce? Hayatlarınızı birleştirmiş olduğunuz o ilk gecenin en çarpıcı anektodu, düğün boyunca içtiğiniz şampanyanın sizi geğirmeye zorlaması ve bununla birlikte eşiniz ısrarla öpmeye çalışıyor olmanız olabilir. Rahatlamak için, kuralları kesin çizgilerle belli olan gerdeğin gereklerini bir yana koyup geğirin. Ve bunu onun gözlerine bakarak yapın. Belki de gözlerinize dikilmiş gözlerimle geğiriyorum satırlarımda. Ne de olsa sizinle geçirdiğim ilk gece bu. Bizim gerdeğimizin kurallarını yıkma hevesimin altında yatan tek şey, rahatlama arzumdur.
Eğer biri, bir süreliğine gözlerinize ve aklınızın bir kısmına hakim durumdayken, yüzünüze “rahatlıyorum” diyorsa bilin ki onun için ön sevişme bitmiştir, hem de sinsi bir erken boşalma ile.
Banyoya git, tanrıya sağ elini yarattığı için şükret.
Aklında tam olarak şekillenmiş bir öykü olmaksızın kağıda kaleme sarılmak ve bir takım zihinsel kıvılcımlar öbeği ile sayfaları doldurmak, çoğu yazar adayının yaptığı bir şey gibi geliyor bana. Basit bir anlatım, bunun yanında bir takım karmaşık cümle örnekleri ve bir sayfa daha dolar...
Nereye gideceğini bilmeyen ve bacakları ile beyni arasındaki bağlantıyı koparmış bir insanın sadece ve düşüncesizce yol alıyor olmasının verdiği rahatlıktır yazanın yaşadığı. Kendimi mi anlatıyorum, yoksa aynı kaderi paylaşan arzu dolu bir grubun mu sözcüsüyüm bilmiyorum... Kesin olan tek şey, gramer kurallarına uygun bir metin oluştuğu.
Sürekli aynı sözcükleri tekrarlıyor olmak gibi bir kaygısı yoktur yazanın. Okuyucuyu etkilemek ondan çok uzakta olan bir mefhumdur. Söz etkileyebilmek olunca işler değişir. Bu, beklenmedik bir başarı olur. İddiasız ama başarılı. Ve belki de bir safsata yumağıdır oluşan. Kesin olan tek şey, bir sayfanın daha dolduğudur.
Benim gibi birçok yazanın olduğundan eminim. Oluşan metin, belki de yeni bir insan kitlesinin manifestosu olacak. Yazar ve yazan arasındaki fark! Ön çalışma yok, saha araştırması yok. Üzerinde çalışılmışlık ise zaten yazana yeterince sıkıcı gelmekte. İstisnai tek ön çalışma yazanın bir biçimde şekillenmiş olan ömrüdür. Ama yazan ömrünü kağıda döküyor da sayılmaz çünkü yaşı bir ömrü niteleyemeyecek kadar küçük olabilir. Yazının kaynağı, yazanın tüm vücudunu dolaşan, beyin merkezli elektrik akımıdır ki düşünceleri ve kas hareketlerini temeller. Pek çok üstat tarafından küçümsenme ihtimalim olduğu halde, bu elektriğe inancım ve saygım sonsuz. Zira bahsettiğim elektrik her insanın en hayati işlerinin de kaynağını teşkil etmekte. Ve ileri giderek şunu da söylüyorum: ”Çoğumuz bu elektriğin esiriyiz!”. Nietzsche çoğu zaman zihinsel şoklarına esir düşer ve hafif bir meditasyon haliyle yazardı yapıtlarını. Sen ise sevişirken esiri olursun vücudundaki akımın. Ben de umarsızca sayfaları doldururken teslim ediyorum kendimi bu içimdeki eğitilmemiş enerjiye.
Eğitimli ve akıllıca bir beynin sadece güdülerle yönlendirilmesi: Son derece etkileyici bir deney bu. Bir patlama, bir çeşit doğal afet. Uzunca bir zamandır pek çok girdiyi kabul etmiş bir kutunun çalkalanırken dışarıya saçtıkları. İnsanlara, çevreye, yaşama ilgi duyuyorsanız, bu deneye de ilgi duyuyor olmalısınız.
Metnin sonuna gelirken hatırlıyor olacağınız tek şey, bir metni okumaya başlamışlığınız olacak. Herhangi bir şey anlamamış olmanın verdiği doğal huzurla son satırların üzerinden geçip kendinizi sevgilinizin kollarına atabilir ve uzun bir geceye başlayabilirsiniz. Benle şu sıralar paylaşıyor olduğunuz şey bir ön sevişmeden farksız. Millet olarak ön sevişmeyle fazlaca meşgul olmadığımız gerçeği ise oluşan yazının bu coğrafyadaki anlamsızlığı kadar doğrudur. Erken boşalma kaygısı taşıyan pek çok erkek gibi seks öncesi dürtüsel patlamalardan uzak kalmak isteyişinizi anlayabilirim. Fakat kadınlar bundan hoşlanır.
Nasıl yaşıyor olduğunuza bir baksanıza... Her daim sahip olamadıklarınıza duyduğunuz özlem ile geçiriyor olduğunuz zaman, artı, bu özlemlerinize ulaşabilmek için çalışıyor olduğunuz zaman, artı, son nefesinizi verirken hala birçok eksik yaşanmışlığınızın olduğunu fark ettiğiniz zaman, eşittir hayatınız. Bölen siz, kalan sıfır. Bu bile mutlu edici bir gerçektir bence: Bir insani kendisine bölerseniz, kalan sıfır olur. Ve şu sıra sıfırı anlatan bir yazının başında, yoğun bir anlamsızlığın ortasındasınız. Boş verip önemli işlerinize dönmek ya da ön sevişmeyi boşalmadan uzatabildiğiniz kadar uzatmak. Ve bunu sağlarken sevişiyor olduğunuz gerçeğinden uzak düşüncelere dalmak. İyi bir geciktirici yöntemdir. Can havli ile ilkokulda sıra dayağı yediğiniz günü ilk günkü heyecanı ile anımsayabilirseniz, boşalma zamanınız nereden baksanız üç dakika gecikir ki bu basketbolda çok uzun bir süredir.
Okuyucuyu insan olarak, erkek olarak ya da kadın olarak düşünmek konusunda daima kararsız kalıyorum. Aslına bakarsanız, erkek ve insana hitap ederseniz bir tür kutsal kitap tarzı tutturabilirsiniz: İnsanın fazilet ve eksikliklerinden bahset, erkeklere yaşam ve kadınları konusunda öğüt ver, aralarından birini de peygamber ilan et ve hedef kitlenin sana dönmesini bekle. Dünya üzerinde başarısı kanıtlanmış yegane hitap şeklidir belki de. Bu bir yanda dursun, eğer homoseksüel bir edayla sadece kadınlara hitap edip dip boyalarından, geçen gün vitrinde gördüğünüz ayakkabının hala ucuzlamamış olduğundan, bikini öncesi epilasyonun ne kadar acı verici olduğundan, erkeklerin dünyaya hassasiyetten ne derece uzak baktığından, bunlarla beraber, sevgilinizin ayakları kokan çok iyi bir insan olduğundan dem vurursanız Pakize Suda, Duygu Asena, Feyhan Güler arası bir stile imza atmış olursunuz. Ama bunlardan hiçbiri olmamanın verdiği melezlik duygusu ile ön sevişmenin ötesinde, tümüyle seksten vazgeçip, dönüp sırtınızı uyumanız işten bile olmaz. Sanırım bütün bu anlattıklarım yüzünden, hiç kimseye hitap etmeyen, içgüdülerinin peşinden koşan bir yazan olma yolunu tercih etmekteyim.
Kucağınızda, bembeyaz gelinliği içinde, taşıdığınız taze hayat arkadaşınızla otel odasına giriyor olmanın verdiği uçarı heyecan ve başarmışlık duygusunu düşünün. Bembeyaz gelinliğinizle sevgilinizin kollarında lüks otel odasına taşınıyor olmanın tattırdıklarıyla eşdeğer midir sizce? Hayatlarınızı birleştirmiş olduğunuz o ilk gecenin en çarpıcı anektodu, düğün boyunca içtiğiniz şampanyanın sizi geğirmeye zorlaması ve bununla birlikte eşiniz ısrarla öpmeye çalışıyor olmanız olabilir. Rahatlamak için, kuralları kesin çizgilerle belli olan gerdeğin gereklerini bir yana koyup geğirin. Ve bunu onun gözlerine bakarak yapın. Belki de gözlerinize dikilmiş gözlerimle geğiriyorum satırlarımda. Ne de olsa sizinle geçirdiğim ilk gece bu. Bizim gerdeğimizin kurallarını yıkma hevesimin altında yatan tek şey, rahatlama arzumdur.
Eğer biri, bir süreliğine gözlerinize ve aklınızın bir kısmına hakim durumdayken, yüzünüze “rahatlıyorum” diyorsa bilin ki onun için ön sevişme bitmiştir, hem de sinsi bir erken boşalma ile.
Banyoya git, tanrıya sağ elini yarattığı için şükret.
Subscribe to:
Posts (Atom)