Tatlım 19

beyaz üstüne
beyaz yazdım
boşalsın ama
dolaşmasın
diye aklım
gözlerine
hep gece baktım
görmesem de
hedefi bulduğumu
bil istedim tatlım.

Ebedi Faşizm



Umberto Eco'nun 25 Nisan 1995 tarihinde Columbia Üniversitesi bünyesinde yapılan sempozyumda yaptığı konuşmanın kök-faşizmin tarifini verdiği bölümü sizlerle paylaşmak istedim:

"...Faşizm terimi her şeye uyarlanabilir hale gelmiştir, çünkü bir veya daha fazla özelliği ortadan kaldırılsa bile faşist bir rejim faşist olarak tanınabilir. Faşizmden emperyalizmi çıkarın karşınızda Franco'yu ve Salazar'ı bulursunuz; sömürgeciliği çıkarın, Balkan faşizmi ile karşı karşıya kalırsınız. İtalyan faşizmine radikal bir kapitalizm karşıtlığını ekleyin, Ezra Pound çıkar kaşınıza. Kelt mitolojisi kültüyle Kutsal Kase mistisizmini ekleyin, faşist guruların en saygı görenlerinden Julius Evola'yı görürsünüz.

Bu anlam karışıklığına karşın, "kök-faşizm" veya "ebedi faşizm" diye adlandıracağım olgunun bir dizi tipik özelliğini ortaya koymanın olanaklı olduğunu düşünüyorum. Bu özellikler bir sistem oluşturmaz; çoğu birbiriyle çelişir ve başka despotluk ya da fanatizm biçimlerinde de görülür. Ancak herhangi birinin varlığı bir faşizm gölgesinin oluşması için yeterlidir.

1. Kök-faşizmin ilk özelliği gelenek kültüdür. Gelenekçilik faşizmden çok daha eskidir. Fransız devrimi'nden sonraki karşı devrimci Katolik düşüncenin tipik bir özelliği olmakla birlikte, klasik Yunan rasyonalizmine bir tepki olarak Helenistik dönemin sonlarında doğmuştur.
Akdeniz havzasında değişik dinlere mensup halklar (bu dinlerin hepsi Roma panteonuna hoşgörüyle kabul edilmiştir), insanlık tarihinin başlarında alınmış bir vahyi düşlemeye başlamışlardı. Uzun bir süre, çoktan unutulmuş dillerin örtüsü ardında yatan bu vahyin Mısır hiyerogliflerinde, Keltlerin rünik yazılarında, henüz bilinmeyen Asya dinlerinin kutsal metinlerinde saklı kaldığı varsayılıyordu.
Bu yeni kültürün senkretist olması gerekiyordu. Sözlüklerdeki tanımının gösterdiği gibi senkretizm yalnızca değişik inanç ve uygulama biçimlerinin bileşimi değildir. Böyle bir bileşimin çelişkileri hoş görmesi de gereklidir. Özgün mesajların hepsi bir bilgelik tohumu içerir ve farklı ya da bağdaşmaz şeyler söylüyor gibi görünmeleri, hepsinin alegorik olarak bir ilksel hakikate gönderme yapmasındandır.

Dolayısıyla, bilgelikte ilerleme olanaksızdır. Hakikat bir kez açıklanmış olup, bu açıklama sonsuza dek geçerlidir; bizim tek yapabileceğimiz şey, bu anlaşılması güç mesajı yorumlamayı sürdürmektir. Önde gelen gelenekçi düşünürleri bulmak için faşist hareketlerin programlarına bir bakmak yeter. Nazi bilgisi gelenekçi, sentretist, okült öğelerden besleniyordu. Yeni İtalyan sağının en önemli kuramsal kaynağı Julius Evola'da, Kutsal Kase ile Sion Bilgelerinin Protokolleri, simya ile kutsal Roma ve Germen İmparatorluğu iç içe geçer. İtalyan sağının, açık fikirliliğini göstermek için, son zamanlarda programına De Maistre, Guenon ve Gramsci'nin eserlerini de katması, senkretizminin açık bir kanıtıdır.

Amerikan kitapçılarının New Age başlıklı raflarına bir göz atarsanız, bildiğim kadarıyla faşist olmayan Azizi Augustinus'u bile bulabilirsiniz. Ama Aziz Augustinus'la Stonehenge'i birleştirmek, işte bu, kök-faşizmin belirtisidir.

2. Gelenekçilik, modernizmin reddi anlamına gelir. Hem faşistler, hem Naziler teknolojiye tapıyordu; oysa gelenekçi düşünürler geleneksel ruhsal değerlerin yadsınması olarak gördükleri teknolojiyi genellikle reddederler. Ne var ki Nazizm sanayideki başarılarından gurur duymul olsa da, modernizme düzdüğü övgü "kan ve toprak" (Blut und Boden) üzerine kurulu bir ideolojinin yalnızca yüzeysel bir yönüydü. Modern dünyanın reddi, kapitalist yaşam biçiminin eleştirisiyle kamufle edilmişti; ama asıl reddettiği 1789 ruhuydu (ve elbette 1776 ruhu). Aydınlanma, Akıl Çağı
 modern çürümüşlüğün başlangıcı olarak görülüyordu. Bu anlamda, kök-faşizm irrasyonelizm olarak tanımlanabilir.

3. İrrasyonalizm, eylem için eylem kültüne dayalıdır. Eylem kendi başına güzeldir, öyleyse hiçbir biçimde önceden üzerinde düşünülmeksizin gerçekleştirilmelidir. Düşünme, bir tür kısırlaşmadır. Bu yüzden, eleştirel tavırlarla özdeşleştiği sürece, kültür kuşkulu bir olgudur. Goebbels'e atfedilen "ne zaman kültürden söz edildiğini duysam tabancamı çekerim" sözünden, "domuz entelektüller", "yumurta kafalılar", "radikal züppeler", "üniversiteler komünist yuvasıdır" gibi sık sık kullanılan ifadelere varıncaya kadar, entelektüel dünyaya karşı güvensizlik, her zaman kök-faşizmin bir belirtisi olmuştur. Resmî, faşist entelektüeller, modern kültürü ve liberal aydınları geleneksel değerleri terk etmekle suçlamayı bir görev bilmiştir.

4. Hiçbir senretizm biçimi,  eleştiriyi kabul etmez. Eleştirel anlayış ayrımlar yapar ve ayrım yapmak modernizmin bir göstergesidir. Modern kültürde bilim camiası, görüş ayrılığını bilgilerimizi geliştirmenin bir yolu olarak görür. Kök-faşizme göre görüş ayrılığı bir ihanettir.

5. Ayrıca, görüş ayrılığı çeşitliliğin de bir göstergesidir. Kök-faşizm ise farklılığın yarattığı doğal korkuyu kullanıp abartarak görüş birliği arar. Faşist ya da başlangıç aşamasındaki faşist bir hareketin ilk çağrısı, uyumsuzlara karşıdır. Dolayısıyla, kök-faşizm tanımı gereği ırkçıdır.

6. Kök-faşizm bireysel veya toplumsal düş kırıklığından doğar. Bu yüzden tarihsel faşizmin en tipik özelliklerinden biri, ekonomik bir bunalım ya da siyasal bir aşağılamadan rahatsızlık duyan ve toplumun alt kesimlerinin baskısından korkan düş kırıklığı içindeki orta sınıflara çağrıda bulunmasıdır. Eski proleterlerin küçük burjuvalaştığı günümüzde, faşizm yandaşlarını bu yeni çoğunlukta bulacaktır.

7. Kök-faşizm, toplumsal bir kimlikten yoksun insanlarabiricik ayrıcalıklarının herkesin paylaştığı ayrıcalık olduğunu -aynı ülkede doğmuş olmak- söyler. Milliyetçiliğin kökeni budur. Ayrıca, bir ulusa kimlik verebilecek tek bir grup vardır: düşmanlar. Bu nedenle, kök-faşizm ideolojisinde olasılıkla uluslararası nitelikli bir komplo saplantısı vardır. Faşizmin yandaşları, kendilerini kuşatılmış hissetmelidir. Komployu açığa çıkarmanın en kolay uolu da yabancı düşmanlığına başvurmaktır. Ama komplonun köklerinden biri de içerde olmalıdır; çoğu zaman Yahudiler, aynı anda hem içerde hem dışarda olmak gibi bir avantaja sahip oldukları için, en iyi hedefi oluştururlar. ABD'de komplo saplantısının son örneği, Pat Robertson'un The New World Order adlı kitabıdır.

8. Faşizm yandaşları, kendilerini düşmanlarının gösterişle sergilenen zengiliğinden ve gücünden aşağılanmış hissetmelidir. Çocukluğumda bana İngilizlerin günde 5 öğün yemek yiyen halk olduğu öğretilmişti; daha yoksul ama ölçülü olan İtalyanlardan daha sık yemek yerlermiş. Yahudiler zengindir ve gizli dayanışma ağı sayesinde yardımlaşırlar. Gelgelelim, yandaşlar düşmanları yenebileceklerinden de emin olmalıdırlar. Böylece, retorik ayarın sürekli değiştirilmesiyle, düşmanlar hem çok güçlü, hem de çok zayıf gösterilir. Faşist rejimler, yapıları gereği, düşmanın gücünü nesnel olarak değerlendirmekten aciz oldukları için, savaşları kaybetmeye mahkumdurlar.

9. Kök-faşizme göre yaşamak için mücadele edilmez, mücadele etmek için ayaşanır. Barışseverlik, düşmanla işbirliği demektir, kötüdür çünkü yaşam bir savaştır. Gene de bu tutum, bir mahşer kompleksini de beraberinde getirir; düşmanları yenilgiye uğratmak zorunlu ve olanaklı olduğuna göre, faşist hareketin dünyanın egemenliğini ele geçireceği nihai bir savaş kaçınılmazdır. Böyle bir nihai çözüm, ardından bir barış döneminin, sürekli savaş ilkesiyle çalişen bir altın çağın gelmesi demektir. Hiçbir faşist lider bu çelişkiyi çözmeyi başaramamıştır.

10. Seçkincilik her gerici ideolojinin tipik  yönlerinden biridir, çünkü temel olarak aristokratik bir tutumdur. Tarih boyunca bütün aristokratik ve militarist seçkincilikler zayıfların hor görülmesi anlamına gelmiştir. Kök-faşizm halkçı bir seçkinciliği savunmazlık edemez. Her yurttaş dünyanın en iyi halklarından birine mensuptur, parti üyeleri en iyi yurttaşlardır, her yurttaş partinin üyesi olabilir (ya da olmalıdır). Oysa, avam sınıfı olmadan, soylu sınıfı da olamaz. İktidarı demokratik yoldan değil, zorla ele geçirdiğini çok iyi bilen lider, gücünün kitlelerin zayıflığından kaynaklandığını da bilir: o kadar zayıftır ki kitleler, bir egemene gereksinme duyarlar. Grup, hiyerarşik olarak örgütlenmiş olduğundan, her yönetici kendi altındakilere tepeden bakar, onlardan her biri de altındakileri hor görür. Bu da kitlesel seçkincilik duygusunu güçlendirir.

11. Böyle bir bakış açısından, herkes kahraman olmak üzere eğitilir. Her mitolojide kahraman sıradışı bir varlıktır; oysa kök-faşizm ideolojisinde kahramanlık olağandır. Bu kahramanlık kültü ölüm kültüyle yakından bağlantılıdır; falanjistlere özgü sloganın "viva la muerte" (yaşasın ölüm) olması bir rastantı değildir. Normal insanlara ölümün tatsız bir şey olmakla birlikte, ağıbaşlılıkla karşılanması gerektiği söylenir; inançlılara ise ölümün doğa üstü bir mutluluğa ulaşmanın acılı bir yolu olduğu belirtilir. Buna karşılık, kök-faşist kahraman, kahramanca bir yaşamın en güzel ödülü olduğu söylenen bir ölümü arzular. Kök-faşist kahraman, ölmek için sabırsızlanır. Şunu de belirtelim ki bu sabırsızlığıyla daha çok başkalarının ölümüne yol açar.

12. Sürekli savaş da, kahramanlık da oynanması zor oyunlar olduğundan, kök-faşist irade gücünü cinsel konulara aktarır. Kadınları küçük örmek ve bekarlık yemininden eşcinselliğe sıradışı cinsel alışkanlıkları mahkum etmek olan machismo'nun kökeni budur. Cinsellik de oynanması zor oyunlardan biri olduğu için, kök-faşist kahraman fallusun ikamesi silahlarla oynar; onun savaş oyunları sürekli bir penis hasedinden kaynaklanır.

13. Kök faşizm nitel bir halkçılığa dayanır. Demokrasilerde yurttaşlar bireysel haklara sahip olmakla birlikte, bir bütün olarak ancak nicel bir siyasal etkileri vardır (çoğunluk kararına uyulur). Kök-faşizme göre birey hakları yoktur; halk bir nitelik olaral ortak iradeyi ifade eden tek parça bir varlık olarak algılanır. Sayısı ne olursa olsun, hiçbir çoğunluk ortak bir iredeye sahip olamayacağından, lider onların sözcüsü gibi davranır. Yurttaşlar, temsil güçlerini yitirdiklerinden, eylemde bulunmazlar; onlardan yalnızca halk rolünü oynamaları istenir. Dolayısıyla halk, teatral bir kurgudur. Nitel halkçılığa iyi bir örnek vermek için, artık Roma'daki Venedik Meydanı'na ya da Nürnberg Stadyumu'na ihtiyacımız yok. Gelecekte bizi nitel televizyon ya da internet halkçılığı bekliyor; bu halkçılıkta, seçilmiş bir yurttaşlar grubunun duygusal tepkisi halkın sesi olarak sunulup kabul edilebilecektir. Nitel halkçılığı dolayısıyla, kök-faşizm "çürümüş" parlementer yönetimlere karşı olmak zorundadır. Mussolini'nin İtalyan parlamentosunda söylediği ilk sözlerden biri şu olmuştur: "bu ruhsuz ve renksiz yeri askeri birliklerim için bir ordugaha dönüştürebilirdim". Aslına bakılırsa, Mussolini askerleri için hemen daha iyi bir yer bulmuş ama kısa bir süre sonra parlementoyu feshetmiştir. Ne zaman bir siyasetçi, artık halkın sesini temsil etmediği gerekçesiyle, parlementonun mşruluğuna kuşku düşürürse, kök-faşizmin kokusunu duyabiliriz.

14. Kök-faşizm, Newspeak (yeni dil) dilini konuşur. 1984 romanında kullanmak üzere Orwell'in icat ettiği yeni dil, İngiliz sosyalizmi anlamına gelen Ingsoc'un resmi dilidir. Bununla birlikte, kök-faşizme özgü öğeler değişik diktatörlük biçimlerinin hepsinde ortaktır. Tüm Nazi ya da faşist okul kitaplarında, karmaşık ve eleştirel akıl yürütmenin araçlarını sınırlandırmak üzere, son derece kısıtlı bir sözcük dağarcığı ve ilkel bir sözdizimi temel alınıyordu. Ama, masum bir talk-show biçimini aldığında bile yeni dilin başka biçimlerini teşhis etmeye hazırlıklı olmamız gerekir.

Kök-faşizmin olası arketiplerini gösterdikten sonra, izninizle son gözlemlerimi dile getireyim. 27 Temmuz 1943 sabahı, radyo haberlerine dayanarak, bana faşizmin çöktüğünü ve Mussolini'nin tutuklandığını söylediler. Annem gazete almam için beni dışarı gönderdi. Gazete bayiine gittim ve gazetelerin çıktığını ama adlarının değişmiş olduğunu gördüm. Üstelik, başlıklara göz atınca, her gazetenin farklı şeyler yazdığını fark ettim. Birini aldım, ilk sayfaya basılmış baş ya da altı siyasi partinin imza attığı bir duyuru okumaya koyuldum. O ana kadar, her ülkede tek parti olduğuna, İtalya'da da yalnızca Faşist Parti'nin bulunduğuna inanmıştım. Oysa şimdi, ülkemde aynı anda birkaç partinin birden var olabildiğini keşfediyordum. Dahası var: akıllı bir çocuk olduğumdan, bu kadar partinin bir gecede ortaya çıkamayacağını; uzun bir zamandır yeraltı örgütleri olarak faaliyet göstermiş olduklarını anladım.

Baş sayfadaki duyuru, diktatörlüğün sona erişini ve özgürlğümüze -konuşma, basın, siyasal özgürlük- yeniden kavuşmamızı kutluyordu. Düşünün bir, özgürlük ve diktatörlük sözcüklerini hayatımda ilk defa okuyordum. Bu sözcükler sayesinde özgür bir batılı olarak yeniden doğmuştum.
Bu sözcüklerin anlamının bir kez daha unutlmaması için uyanık olmalıyız. Kök-faşizm bazen sivil giysilere bürünmüş olarak, hala çevremizde dolanıyor... Kök-faşizm en masum kılıklarla geri gelebilir. Görevimiz, onun maskesini düşürüp, tek tek her yeni belirtisine işaret etmektir..."    

Freedom and Simplicity


I like stones, ancient cities, mythology, philosophy.
I like words, thoughts.
I like action, directness and power.
In this December, I'll be 40.
I have no rules, or boundaries.
I'm not engaged or dedicated to any community or a leader.
But I studied leaders, poets, writers, sportsmen, artists, generals, prophets, gods and goddesses.
I've been trying to  build myself up in my own ways, following my own morals.
I have values.
I give credit to authenticity, intelligence, knowledge, learning, freedom, aesthetics, achievements and flexibility.
I love living, I glorify life.

This week, Jean Pierre Mustier, the CEO of UniCredit, visited YapıKredi.
A good looking, smart man.
During his presentation, he of course touched to many important points in banking, Turkey, YapıKredi, UniCredit etc.
He shared his vision, motivation...
But, one thing was taken me strongly: His emphasis on simplicity.
He is supporting this notion so much that UniCredit defines itself with the following motto:

"We are a strong pan-European Group with a simple commercial banking model and a fully plugged in Corporate & Investment Bank, delivering our unique Western, Central and Eastern European network to our extensive client franchise."

Then I asked him the key pillar of simplicity. His answer was:

"Focus on the high priority objectives and eliminate the minor ones"

I'm impressed. He was talking in the same manner with Bruce Lee whom I respect a lot. Here is the Lee's words about simplicity:

"The art of Jeet Kune Do is simply to simplify. Jeet Kune Do avoids the superficial, penetrates the complex, goes to the heart of the problem and pinpoints the key factors. Jeet Kune Do does not beat around the bush. It does not take winding detours. It follows a straight line to the objective. Simplicity is the shortest distance between two points. Jeet Kune Do favors formlessness so that it can assume all forms and since Jeet Kune Do has no style, it can fit in with all styles. As a result, Jeet Kune Do utilizes all ways and is bound by none and, likewise, uses any techniques or means which serve its end."

Mustier's measure of simplicity is explainability. "If you cannot explain it in seconds, it's not simple" he said.
I have thought on his words since his fruitful session. I discussed this with some of my colleagues and I came up with some additions. Marking the most important goals, knowing what you want and omitting the unnecessary, low priority and complicated details are very crucial for simplicity indeed. However, these just define the clear objective and/or use case of the system you are to build.
I believe, you need to engineer complex details well for achieving a simple solution. For example, in user experience, having only one push button for sending any command to the system looks very simple. But I can guarantee you that there are zillions of invisible sensors, software modules, system control units, cognitive interpreters, very large scale integrated circuits, solar power collectors, signal processors running fast Fourier transformations in milliseconds working under that tiny push button, in order to provide simplicity. I can say that simplicity is well engineered complexity.
We've got to know that everything is highly technical and everything is complex. If you want simplicity, you have to examine and master complexity. So "You have to know the rules to rewrite the rules".

I want to combine this simplicity objective with our number one value in YapıKredi: Freedom.
Three years ago, I addressed a speech on "freedom in YapıKredi" to our teams. Key takeaways were:

  • You can find the word "freedom" in poems, songs, movies, anthems but it's very rare to find a value called "freedom" in a big bank's annual report. So embrace its importance
  • Be a free person in the office: Think, learn, discover, unlearn, decide and act freely
  • As a free person, take the responsibility of your actions, words and decisions because freedom always comes with the responsibility in the baggage
To conclude, I am a happy professional and a happy man because I am where I belong to intellectually: An enterprise where I am free and I am expected to develop simple solutions. Like many years ago, when I was a kid, watching a Bruce Lee movie, exhibiting "freedom, directness and simplicity".

Animal

an animal
(that) can talk on my demand
hungry
hence (it) loves hunger
still
as (she) receives my anger
utensil
until my mastery goes no longer.

Toz

bilgide arınıp
kusursuz bir sarıda
kendime sarılsam
bir hayvana dönüşüp
köşemde parıldayan toz olsam
kuru
hafif
terli
ölüp de doğmuş
değerli.

Limits

beyond all the dreams
below all the stars
at the edge of the limits
no one knows my scars.

Kum


benim kumsalım
köpüklü denizin yanında değil
yüksek dağın eteğinde

kavrulmazsın
öğlen güneşinde
sarhoş olur, savrulmazsın
ayın
serin
gölgesinde

deniz kabukları kaçar senden
dalgın adım gezinirken
akrepler çıkar gelir
kurak kumun derininden

bin yıl kalır ayak parmaklarının şehvetli izi
bin yıl okur, öğrenirim
izlerinde sakladığın derin gizi

benim kumsalım
sarı değil
biraz siyah
çoğu gri
uzanıp dinlenemezsin,
yağmur döver
rüzgar keser
üzerindedir kör baykuşun
dik gözleri.