Olmayana Övgü

 

Utopia III, Manolis Pentes, 2018

Bir felsefi mantık yürütme ve matematiksel ispat yöntemi olarak aklımda kalmış "olmayana ergi". Bu yöntemde, bir önerme gerçek olsaydı ortaya çıkacak imkansızlık veya doğayla uyuşmayan çelişki gösterilir ve önermenin geçersizliği ispatlanır. Bu yaklaşımın kullanldığı birçok örnek vardır ama bence en zariflerinden biri Cantor'un köşegen yöntemidir. Bilgisayar biliminde önemli bir yer tutan "karar verilemezlik" problemine yaklaşırken de Cantor'un köşegen yöntemi bize çok yardımcı olmaktadır. Belki de bu yüzden bu dahiyane yönteme mesleki yakınlık hissediyorum... Bu konuda daha fazla bilgilenmek isteyenlere Edward Ashford Lee tarafından yazılmış "Plato and the Nerd: The Creative Partnership of Humans and Technology" adlı kitabı öneriyorum. Kitap, Dijital Ruh adıyla Türkçe'ye de çevrilmiş ve Koç Üniversitesi tarafından 2019 yılında yayımlanmıştı.

İnsanların gündelik hayatlarında felsefi mantık yürütme veya metamatiksel yöntemlerle ilerlemediği aşikar. Hatta tam tersine, birçok irrasyonel kararla hayatlarımızı idame ettiriyor, birçok şeyi yanlış hatırlıyor ama doğru zannediyor, duygu dalgaları üzerinde adeta sörf yaparak yaşıyoruz. Hele kriz anlarında, kelimenin tam anlamıyla vücudumuzun derinliklerinde oluşan hormon girdaplarına teslim ediyoruz tüm düşünce sistemimizi. Hormonlarımızın mesajı çok net ve uygulaması kolay: Savaş veya kaç! Belki de bu nedenle, uzun uzun entelektüel değerlendirmeler yaparak bir yaşam kurmaya çalışmak, söz söylemek, söz dinlemektense eylemde bulunmak; sonrasında, yapılan eylemi bir düşünce nesnesi olarak ele alarak altını entelektüel anlatılarla doldurmak daha pratik ve hayatın doğal akışına uygun bir strateji olarak değerlendiriliyor. 

Bir diğer taktik de eylemler konusunda bir yol göstericiyi takip etmek. Kendi başına tatminkar ve işe yarar hareket planları oluşturmaktan daha kolay bir mekanizma: Hocan, mürşidin, liderin, mentorun vs. her kimse onun dediklerini yapa yapa virtüöz bir eylemci haline gelmek. Üstelik, olumsuz durumlarda sorumluluk paylaşımına da sapmak olası... Mürşidini veya takipçisi olduğun yöntemi suçlayabilir, kendini temize çıkarabilirsin. Kendini temize çıkarmak çok bariz bir insani vasıf. Belki de bu, hayatta kalmamızı kolaylaştıran evrimsel bir keşfimizdir. 

Gelelim asıl konuya.

Eskiden beri hem kendimde, hem çevremde gözlemlediğim bir tutum var: İçinde bulunulmayan bir yerin, kurumun, topluluğun, ülkenin akıllarda yüceltilmesi. Şu lafları hepimiz duymuşuzdur:

"X bankasında maaşlar çok iyiymiş"

"Norveç'te insanlar çok mutluymuş"

"Google'da ofisler çok eğlenceliymiş"

"Y lisesinden mezun olanların hayatı kurtuluyormuş"

"Arkadaşımın arkadaşı Datça'ya yerleşti. Tam bir cennet hayatıymış"

"Biz kurumsalda çok soyut bir hayat yaşıyoruz, Bursa'da cevizlik alacağım, ellerimle üreteceğim. Bana iyi gelir"

"Çok başarılı bir iş kadınıymış, her şeyi bırakmış Hindistan'da yoga eğitimi almış, hoca olmuş"

daha birçok benzer cümle yazılabilir.

Bunların hepsi çok samimi cümleler. Ve çoğu birer inanıştan ibaret. Kurtuluşa inanan insanların sözleri. Kurtarılmış(!) alanlar, kurtulmuş(!) kişilerin hikayeleri. Umut veriyor tabi insana... Fakat, gerçekten uzak.

Gerçekte, bahsedilen sözde kurtarılmış mekana adım atar atmaz, atfedilen büyü genellikle kaybolur. Norveç çok soğuktur ve karanlıktır. Google'da herkes ölesiye bir rekabet ortamında çalışır. Hindistan'da hava alanından çıktığınız anda eğer özel şoför sizi karşılamadıysa hayatınızın şokunu yaşarsınız. X bankasında da maaşlar piyasa şartlarına göre ayarlanmaktadır. Cevizlikten zarar etmemek için verilmesi gereken mücadelelere, "taş" evine veranda yapabilmek için Datça Belediye'sinde girişeceğin bürokratik süreçlere hiç girmiyorum...

İşte bu tutuma "olmayana övgü" adını taktım. İçinde özenme var, yaşanmakta olan duruma mahkum hissetme var, kurtuluş inancı var, biraz umut var, eylemsizlik var, kritik düşünceden uzaklaşma var... Var da var. Bu formülde eksik olanlar ise cesaret, özgünlük ve dönüştürme yeteneği

Tatminli bir hayat sürebilmek için bir inanışa veya vizyona sahip olmak güzel bir başlangıç bana kalırsa. İnsana yön verir, umut verir. Özünde iyidir. Ancak, tek başına pek bir işe yaramaz. O doğrultuda deneyimlere ve etkileşimlere girişmek, harekete geçmek, hareket ettikçe bilgilenmek, ustalaşmak ve inançların, görüşlerin altını edinilen bilgilerle doldurabilmek gerekir. Bu da tam bir cesaret ve beceriklilik işidir bence.

Çok önemli gördüğüm bir diğer unsur da insanın kendini ve çevresini dönüştürebilme yeteneği. Birçok insan bunun üzerinde yoğunlaşmak ve bu yeteneği hayat boyu geliştirmek yerine verili bir mekanizmanın dönüşümü sağlamasını umuyor: Farklı şirket, farklı ülke veya şehir, farklı bir inanç sistemi, farklı bir proje yönetim tekniği, farklı bir ürün arzusu bu beklentinin birer izdüşümü. Oysa, zihinsel dünyası sığ ve, bununla bağlantılı olarak, fiziki kontrolü düşük seviyede olan insanlar evrenin en verimli yerine de gönderilseler çok kısa zamanda orayı çorak bir alan haline getirirler. Tabi bunun tam tersi de geçerli, zengin ruhlu ve becerikli insanlar en kurak iklimlerde dahi ormanlar yeşertirler: Bunun bize en yakın ve en güzel örneği belki de Mustafa Kemal Atatürk'tür. 

Dönüştürebilmek bizi insan yapan çok ama çok önemli bir meziyet. Kendini ve çevreni iyi tanımayı, bilgili ve becerikli olmayı, cesur olmayı gerektiriyor. Eski zamanlarda bu tip insanları büyücü sanarlarmış. Doğanın beklenen seyrini değiştirip dönüştürebildikleri için... İlerleyen dönemlerde, daha operatif marifetler çağında, bu tür kişilere usta, üstat denilmiş. Aynı zamanda, çok çalışmayı gerektiren bir beceri bu: Michelangelo'nun ham taştan Davud'u yontabilmesini sağlayan sadece doğuştan gelen yeteneği değildi, insan anatomisini anlayabilmek için yıllar boyu kadavra kesti, insan dokularını inceledi. 

Peki, bugün biz, dönüşmek ve dönüştürebilmek için ne yapmalıyız?   

Aslında yapabilen yapıyor :) 

Paul Virilio'nun yıllar evvel "dromosfer" dediği "hız-küre"de savrulan mıyız, yoksa ayaklarının altındaki zemini hissedebilenlerden miyiz? Cevap biraz da bu farkındalık testinde saklı. Verili durumları edilgen bir doğayla yaşamak mı yaptığımız, yoksa değişimi okuyabilen ve yönlendirebilen bir insan mıyız? 

Bitcoin yatırımı(!) yapmana sebep olan ne? 

Metaverse ortamında banka şubesi açma isteğinin altına ne var? 

Kendi dilini yaratıp konuşabiliyor musun, yoksa başkasının sözlerinin taşıyıcısı mısın? 

Hızı avantajına kullanabiliyor musun, yoksa her yere geç mi kalıyorsun? 

Geç kalmanı engellemek için iWatch üzerinden mucizevi(!) zaman planlayıcı "app"leri mi kullanıyorsun? 

MacBook kullanmaya başladığından beri asla Windows'a bakamıyor musun? 

"Özellikle pandemiyle hız kazanan dijital dönüşümün 'yıkıcı' etkilerini" hissediyor musun :) 

Geçenlerde çok değerli bir büyüğüme de yazmıştım: felsefe bilen elitlerin yığınları güdeceği yeni bir sahne kuruluyor yine. Bunu yazmama vesile olan makale burda. Ve bu, üstünkörü edilmiş havalı bir laf değil... Merak edenler Peter Thiel ve Alex Karp'ın hayat hikayelerine göz atabilir.

Sonuç?

Kendinde veya çevrende olmayana övgü sezersen dur. Neyi dönüştürmen gerektiğini bul. Harekete geç. Sonra otur ve hikayeni yaz.

Yazmadan olmaz.

1 comment:

Anonymous said...

Kaleminize sağlık Bora Bey. Ben de psikoloji tarafından bir not eklemek isterim. Edilgen olmak öğrenilmiş bir tutum. Küçüklüğünden beri neyi nasıl yapması gerektiği, hatta nasıl düşünmesi gerektiği ebeveynleri, okuldaki öğretmenleri tarafından söylenerek yetiştirilen çocukların, özgür iradeleri ile karar verip doğruyu kendi kendine bulmasına izin verilmedi. Bu sebeple yetişkinlikte de verdiği kararlardan emin olamıyor. Hatta içten içe kendini, yanlış kararlar verdiğine ikna ediyor. Yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu durumda da başkalarının kararlarına, hayatına, işine övgü duyuyor. Söylediğiniz gibi bunun farkına varıp değiştirdiğimizde kendi hikayemize başlayabileceğiz. Sevgiler