Kuruyoruz.
Semboller çoğalıyor ama uyaranlar azalıyor.
Gürültü var, duyamıyoruz.
Yavaş yavaş da değil, son hızla kuruyoruz.
Dostu olmayana hazır sohbet, bilgisi olmayana hazır kültür, becerisi olmayana hazır marifet pazarlanıyor. Çürüyoruz.
Kablolarımızı bir fişe, fişi de en yakındaki prize sokmak ve kurtulmak istiyoruz.
Düğümleniyoruz.
Bağlanıyoruz, bağımızı bilmiyoruz. Köksüzleşiyoruz.
Propaganda yelleriyle savruluyor, köşelerde birikip öbekleşiyoruz.
Karşı köşedekine düşman diyoruz.
Sığlaşıyoruz.
Düşünmüyoruz. Soruyoruz.
Kopyalayıp yapıştırıyor, kurtulmak istiyoruz.
Yapmıyoruz, kombinliyoruz.
Kendimizle övünuyor, boşalıyoruz.
Bilmiyor, beklentiye giriyoruz.
Bol bol şaşırıyoruz.
Beceremiyor ve küstahlaşıyoruz.
Makinenin içinden Dirac, Euler, Bukowski, Blake, Bach, Gilmour, von Neumann, Darwin, Minsky, Spinoza çıkacak mı diyoruz...
Aptallaşıyoruz.
Çıkmayacak!
İspatı burada: David Gilmour - Live at Pompeii - Comfortably Numb
Bu titreşimlerin ve sözlerin içimizde tetiklediği yüce hissin eşdeğeri o kombinatorik sistemlerden gelmeyecek.
Vasatın vesvesesi uğuldayacak.
Ve olması gereken dinginlik güneş gibi doğacak.
Kuruyoruz...
Elit, hayran bırakan, usta işi bir yazılım sistemi görmeyeli o kadar uzun zaman oldu ki.
Adına prompt denen cümlelerle, başkasına ait yazılımları yamalayarak yarım yamalak çalışan, çalışmaya çalışan yapılar kuruyor. O esnada kuruyoruz.
Amaca değil araca tutuluyoruz.
Rasyonelliğin işe yaradığı zamanlarda biri gelip "Herhangi bir işi kesin olarak yapamayan, içini tam bilemediğimiz; sadece çok spesifik, çok pahalı ve çok ender bulunan, istesek bile hemen alamayacağımız bir bilgisayar üzerinde çalışabilen bir yazılım geliştirdim" dese bu konuda nasıl bir karar verirdik? Hatırlayan var mı?
O duru, kuvvetli, akıcı, iyi tasarlanmış, çalışırken bir tatmin hissi veren makineler şimdi nerede?
Arabaları ele alalım.
Her yerine ucuz olduğu için kamera ve ekran doldurulmuş, sürücüyle bağı kopmuş, hepsi fabrikadan hatalı gelen tatsız arabalar.
Benim arabamın ortasında dev bir ekran var. Soğuk havalarda tepki süresi çok uzuyor. Tek bir hamleyle, sadece dokunarak, dikkati yoldan ayırmadan yapılabilmesi gereken havalandırma kontrolleri o ekrandaki yazılım menüsünün içinde bir yerlerde saklı.
O dev ekran telefonumu ele geçirmek istiyor. Verilerimi almak, her yere göndermek istiyor daima. Huzur vermiyor.
Bir de tam karşımda, direksiyonun arkasında dev bir dikdörtgen ekran var. Grafik arayüz tasarımı kötü. İşletimi yavaş. O dikdörtgen ekran iyi görünsün diye direksiyon da dikdörtgene evrilmiş. Bir hata bir hatayla kapatılmaya çalışılarak bir salgın hastalık başlatılmış adeta.
Bir de o kötü ekranların arkasında gizlenen boğucu sürüş kontrol yazılımı var. Sürekli bir yere çarpacağımı zannedip kendi kendine sert fren yapıyor. Daima bir sebepten sesli ve görsel alarm veriyor. O yazılımın derinliklerinde saklı klimayı ayarlamaya çalışıyorum, "dikkatin dağınık" diye beni uyarıyor. Park ederken çıldırıyor. "Çarpacaksın" diyor. Yağmur sensörlü silecek mekanizması asla doğru zamanda ve doğru hızda çalışmıyor. Bu yazılım her şeyiyle, arabaya musallat olmuş bir kötü ruh gibi, karabasan gibi sürücüyü boğuyor. Yoruyor.
...Ama böyle her şey daha az maliyetli oluyor.
Gel gör ki o arabanın üreticisi de batıyor. Çünkü önemsemiyor. Tasarlamıyor. Kopyalayarak takip ediyor.
Bazı müstesna üreticiler olması gerekeni yapmaya başladı. Örneğin Ferrari, bir süredir modernlik(!) ve maliyet nedeniyle direksiyondan kaldırmış olduğu fiziki düğmeleri geri getirdi. Hemzemin dokunaçlı düğmeleri kaldırma kararı aldı. Pazarlama başkanı Enrico Galliera fiziki düğme ve tamburaları kaldırmanın bir tasarım hatası olduğunu açık yüreklilikle beyan ediyor.
İş gören iyi bir makineyi kullanmanın zevkini, tatminini; böylesine nitelikli tasarım ve mühendislik eserleri üretmenin getirdiği doygunluk duygusunu bilen bilir. Biz mühendisleri besleyen ana damar bu olmalıdır.
Hal böyleyken, bir de sanki mühendislik ve teknoloji tarafında zaten her konu çözümlenmiş, mevzu bütçe planlama ve satın alma noktasına indirgenmişçesine bazıları "yapay zeka teknik değil, kültürel bir dönüşümdür" söylemiyle öne çıkıyor. Bu hoş bir propaganda cümlesi. Hayattaki birçok şey gibi yapay zeka da son derece teknik bir konu. Aspirin de teknik bir konu, rakı da, köprü de, uçak da, ekmek de, modem de, hatta cetvel de, kalem de teknik bir konu. Hepsi ancak uygun teknik ve beceri ile hayata alınabilecek konular. Teknik olgunluk, kullanılabilirlik ve sağlamlık ile ürünleştirme tamamlanıp da insanlar gündelik hayatlarında kullandıkça bir kültür konusu haline geliyorlar. Kültür, tekrar edebilen süreçlerin oluşturduğu bilgi birikimidir. Eşyanın doğasına bağlı kalarak söylem geliştirmek propagandadan daha sağlıklıdır.
Erişebilmek, kullanabilmek, "ödül aldım" demek istiyoruz. Tasarlamıyoruz.
Mesela, bir insan kaynakları yöneticisi övünerek "işe alımda tamamen yapay zeka kullanıyoruz" demeci veriyor. Bu sözü ve altında yatan fikri devam ettirelim...
İşe alım müdürü makine ise, işe aldıktan sonra kişiyi yönetecek müdür de makine olabilir. Dolayısıyla, o müdürün müdürü de makine olmalıdır. Makinenin makineye müdürlük yapması mantıklı olmayacağından işe alınan kişi ile patron arasındaki bütün müdür görevleri tek bir makinede etkin biçimde toplanmalıdır. Bu manzarada işe alınan kişi asla müdür olamayacaktır. Ancak kendine iş kurup patron olursa insani bir yaşam sürebilir, aksi halde makine yönetiminde bir tahakküm düzeninde köleleşir. Ta ki yerini bir makineye kaptırana dek. Bu resimdeki tek insan patrondur. Peki patron kimdir? Ya da bu düzeni dayatarak kim patron olmayı hayal etmektedir? Düşünmeye değer...
Bunun ötesinde, insanlar soysal zekaya da sahiptir. Sosyal sistemler kurarak inanılmaz bir adaptasyon sağlarlar. Hayatta belli sınırlara maruz kalınan durumlarda hep olması gereken şekli alır, verilmesi gereken tepkiyi varoluşsal bir güdüyle verirler. Arama motorlarına karşı web sitelerinin tasarımının neye dönüştüğünü, CV okuma makinelerine karşı CV biçimlerinin ve iş başvuru davranış kalıplarının neye dönüştüğünü, arabalardaki güvenlik yazılımlarına karşı sürücülerin nasıl atlatma yöntemleri geliştirdiklerini, "like" odaklı sosyal medya akış algoritmalarına karşı beğenmenin anlamının neye dönüştüğünü gözünüzün önüne getirin. Doğal olmayana, akıcı olmayana karşı geliştirilen hal ve şekiller genelde bir dejenerasyon olarak beliriyor. İnsanlık daha iyi bir yere gitmiyor.
Neticede, özenerek ve övünerek devreye alınan yapay zekalı otonom mülakat robotu derin bir düşünce, üst düzey bir tasarım unsuru taşımıyor ve uzun vadeli bir mutluluk resmine hizmet edemiyor.
Peki ne işe yarıyor?
"Ben de" dedirtiyor.
Ben de diyorum ki yapay zeka bilgisayar biliminden evvel, bilişsel mekanizmalar ve felsefeyle derinden ilgilidir. Gündelik hayat derdindeki ortalama birey ise, insanın doğası da dahil olmak üzere, üst seviye bilişsel mekanizmalara ilgi duymaz. Bu nedenle, yapay zeka arenasında popülist hevesler ve inançlar dışında net bir çözüm henüz ortaya konulamıyor. Çalışan kısımlar da yozlaşmaya neden oluyor. Esasen, benim düşünceme göre, hayattan bağımsız bir zeka tanımı olamaz. Zeka, özellikle sosyallik bağlamında hayatta kalmaya hizmet eden bir aygıttır. Dolayısıyla, yapay hayat ve vücutlaşmayı ortaya koyan bir tekniğin icrasından sonra yapay zeka o yapay bünyede gerekirse belirecektir. Bunun dışındaki denemeler bazı sınırlı otomatlar olarak kalacaktır. Özünde, "ajan ajan" denilen, yaşayandır. "Agency" 3 özellikle mümkündür: Yönelim (intention), bağımsızlık (autonomy), özgürlük (freedom). Tanıdık geliyordur: Özgün bir yaşam. Yapay ve özgün bir yaşam ile gelecek yapay zeka.
Fakat bu bir rönesans mı olacak, "kıyamet alameti" mi ancak yaşadığımızda bileceğiz.
</dur>
